Kategori arşivi: Sağlık

Radyoterapi ve Kemoterapi arasındaki farklar

Radyoterapi ve Kemoterapi arasındaki Öne Çıkan Farklar;

  • Radyoterapi hasta kişinin vücudunun belirli bir kısmı için yapılan tedavidir,
  • Kemoterapi ise hastanın tüm vücudu için uygulanan tedavi biçimidir,
  • Radyoterapi vücudun bir bölgesindeki kanser hücresine uygulanır,
  • Kemoterapi ise vücuda yayılan kanser hücrelerinin tümü için uygulanır,
  • Kemoterapide ilaç tedavisi kullanılır,
  • Radyoterapide radyoaktif ışınlar ile tedavi edilir,
  • Kemoterapi tüm vücudu etkilediği için  yan etkileri daha fazla olabilir,
  • Radyoterapi sırasında hasta genellikle acı duymaz,
  • Radyoterapi 10-20 dk arası sürebilir,
  • İki tedavide kanser hücrelerinin yayılıp büyümesini önleyip yok etmek için uygulanır,
  • Kemoterapi sonrası hastada halsizlik, bulantı ve kusma gözlemlenebilir,

[EsnekReklamOrta]

Detaylı açıklamalar

Kemoterapi Nedir? Amaçları Nelerdir?

Kemoterapi, kanser hücrelerini yok etmek veya bu hücrelerin büyümesini kontrol altına almak için antikanser ilaçlar kullanılarak yapılan tedavidir. Kanser tedavisinde tek başına veya cerrahi ve radyoterapi ile birlikte uygulanabilir.
Kanser tedavisinde kemoterapinin amacı hastalığın tipine ve yaygınlığına göre değişmektedir. Kemoterapi uygulamadaki amaçlar:

Hastalığı tedavi etmek

Kanser hücrelerinin çoğalmasını önleyip, yayılmasını      yavaşlatarak hastalığın kontrol altına alınmasını sağlamak

  1. Hastalığa bağlı şikayet ve belirtileri ortadan kaldırarak kişinin yaşam kalitesini artırmak
  2. Cerrahi veya radyoterapi sonrası uygulandığında  hastalık nüksünü azaltmak
  3. Cerrahi veya radyoterapi öncesi uygulanarak yapılacak lokal tedavileri kolaylaştırmak

Kemoterapi İlaçları Nasıl Etki Eder?

Vücuttaki normal ve sağlıklı hücrelerin gelişim ve ölüm süreci bir düzen ve kontrol içinde yürür. Oysa kanser hücrelerinin büyümesi ve ölümü bu kontrol sürecinden çıkmıştır ve bu hücreler kontrolsüz bir şeklide büyüyüp çoğalmaya başlar. Kemoterapi ilaçlarının hemen hepsi kan yolu ile vücuda dağılarak kontrolsüz çoğalan hücrelere ulaşarak bu hücreleri öldürür veya kontrolsüz büyümesine engel olur. Kemoterapi ilaçları bir taraftan bu kötü hücreleri yok ederken diğer taraftan vücuttaki normal hücreler üzerine de etki etmektedir. Bu da vücutta kemoterapiye bağlı bir takım yan etkiler ile kendini gösterir. Ancak mevcut ilaçların normal hücreler üzerine olan istenmeyen bu etkileri geçicidir.

Kemoterapi Nasıl ve Nerede Verilir?

Kemoterapi ilaçlarının vücuttaki uygulama şekli farklı yollarla olabilir. Halen tedavi uygulamada dört farklı yol kullanılmaktadır:

  1. Ağız yoluyla (oral). İlaçlar hap, kapsül veya solüsyon   tarzında ağızdan alınabilir.
  2. Damar yoluyla (intravenöz). Kemoterapi ilaçlarının en sık uygulandığı yöntemdir. İlaçlar seruma katılarak veya doğrudan enjektör      ile damar içine verilerek yapılan uygulamadır. Genelde kol ve el üstündeki   damarlar bu işlem için kullanılır. Damardan tedavi uygulamalarında bazen  port, kateter ve pompa gibi farklı aletler de kullanılabilmektedir.
  3. Enjeksiyon yoluyla. İlaçlar bazen kas içine (intramusküler)  veya cilt altına (subkutan) direkt enjeksiyon yolu ile verilebilir. Diğer  bir enjeksiyon yöntemi de ilacın direk tümör dokusu içerisine   uygulanmasıdır (intralezyoner).
  4. Haricen cilt üstüne (topikal). İlacın direkt dışardan  cilt üzerine uygulanmasıdır.

Kemoterapi ilaçları evde, hastahane ortamında veya özel merkezlerde uygulanabilir. Tedavinin nerede uygulanacağına ilacın veriliş şekline; hastanın genel durumuna, hastanın ve doktorunun tercihlerine göre karar verilir. Hastanede yapılacak uygulama yatarak veya ayaktan kemoterapi ünitelerinde yapılabilir.

Kemoterapi Günlük Yaşantıyı Nasıl Etkiler ve Hasta Ne Hisseder?

Kemoterapi alırken hastalarda tedaviye bağlı hoş olmayan çeşitli yan etkiler gelişse de birçok hasta günlük yaşantısında ciddi kısıtlamalar yapmadan hayatını devam ettirmektedir. Genelde bu yan etkilerin şiddeti alınan ilaçların çeşidine ve yoğunluğuna göre değişmektedir. Hastanın genel durumu, hastalığının yaygınlığı ve hastalığın yol açtığı belirtiler de bu süreci etkileyebilmektedir. Kemoterapi tedavisi alırken birçok hasta çalışma hayatlarına devam edebilmektedir, ancak bazen tedavi sonrası yorgunluk ve benzeri semptomlar çok olursa hasta bu dönemi akitvitelerinde kısıtlamaya giderek istirahatle geçirebilir. Her ne kadar tedaviye bağlı bir takım şikayetler olsa bile bu hastaların kendilerini toplumdan izole etmelerini ve günlük yaşamlarında ciddi değişiklikler yapmasını gerektirmez.

Kemoterapi Alırken Hasta Ağrı Hisseder mi?

Kemoterapi ilacı verilirken hasta ağrı hissetmez. Ancak bazen kemoterapi ilacı iğnenin takılı olduğu bölgeden damar dışına sızabilir. Bu da ilacın takılı olduğu bölgede ağrı, kızarıklık, yanma ve şişlik gibi şikayetlere sebep olabilir. Böyle bir durumda hemen tedavi uygulayan hemşireye haber verilip damar yolunun yerinde olup olmadığından emin olana kadar kemoterapi uygulaması durdurulmalıdır, aksi takdirde ilacın damar dışına kaçışı o bölgede ciddi doku hasarına sebep olabilir.

Kemoterapinin Olası Yan Etkileri Nelerdir?

Kemoterapi bir yandan vücuttaki kanserli hücreleri yok etmeye çalışırken diğer yandan normal hücrelere etki ederek yan etkilerin çıkmasına sebep olur. Kemorapiye bağlı olası yan etkiler ve bu yan etkilerin şiddeti, alınan ilaçlara ve kişisel duyarlılıklara göre değişmektedir. Kemoterapi ilaçlarından en çok etkilenen normal hücreler vücutta en hızlı çoğalan hücrelerdir. Hızlı çoğalma yeteneğine sahip bu hücrelerin başında saç, kemik iliğinde gelişim gösteren kan hücreleri, sindirim sistemindeki hücreler gelir. Bu nedenle ilaçların en fazla istenmeyen etkileri bu sistemler üzerinde görülür. Buna rağmen bu hücreler hızlı çoğalma ve yenilenme özelliği sebebi ile kısa sürede çoğalarak kemoterapinin bu olumsuz etkilerini ortadan kaldırırlar.
Kemoterapiye Bağlı En Sık Karşılaşılan Olası Yan Etkiler:

  • Halsizlik: Tedavi sonrası en sık karşılaşılan yan etkilerin  başında gelir. Halsizlik kansızlık (anemi) veya hastanın tükenmişlik  duygusu gibi çok çeşitli sebeplere bağlı olabilir. Eğer sebep kansızlık  ise kan transfüzyonu ile halsizlik ortadan kaldırılabilir, psikolojik  sebeplere bağlı halsizlikte ise bu konuda uzman birinden yardım      alınabilir.
  • Bulantı ve Kusma: Tedavi öncesi hastaların en çok endişe ettiği konuların  başında gelir. Kemoterapiye bağlı bulantı ve kusma tedaviden hemen sonra      ortaya çıkabileceği gibi tedavi bitiminden birkaç gün sonra da ortaya      çıkabilir. Bazen de hastalarda tedaviye başlamadan beklenti bulantısı  denilen bulantı görülebilir. Bulantı ve kusma şikayeti, günümüzde yeni      geliştirilen ilaçlar sayesinde önüne geçilebilecek veya en aza indirilebilecek      bir durumdur.
  • Saç Dökülmesi: Bazı kemoterapi ilaçları geçici olarak saç dökülmesi      yapabilir. Saç dökülmesinin derecesi alınan ilacın cinsine ve dozuna göre      değişmektedir. Genelde saç dökülmesi tedavi başladıktan 2-3 hafta sonra      ortaya çıkar. Bu geçici bir süreçtir, tedavi tamalandıktan 3-4 hafta sonra      saçlar tekrar çıkmaya başlayacaktır.
  • Kan Değerlerinin Düşmesi: Kemoterapi alırken vücutta hem kırmızı kan hücreleri,      hem beyaz kan hücreleri, hem de trombositlerde düşme görülebilir. Bunun      sebebi ilaçların kemik iliğinde kan yapımını baskılamasıdır. Kırmızı kan      hücreleri oksijen taşıyan hücrelerdir ve eksikliğinde; halsizlik, çabuk      yorulma, çarpıntı gibi belirtiler ortaya çıkar. Beyaz kan hücreleri      vücudun mikroplara karşı savunmasında görev yapar ve sayısı azaldığı zaman      kişi çok kolay enfeksiyon kapabilir. Trombositler ise kanın      pıhtılaşmasından sorumludurlar. Sayıca azalmalarında vücutta kolay      morarmalar, kolay burun ve diş eti kanamaları gibi kanamalar görülebilir.
  • Ağız Yaraları: Kemoterapi ilaçları bazen ağız içinde iltihabi      yaralara sebep olabilir. Hastaların ağız hijyenine dikkat etmeleri, çok      sıcak veya çok soğuk içeceklerden kaçınmaları, dudaklarını kremlerle      nemlendirmeleri ağız yaralarının en aza inmesini sağlayacaktır. Ayrıca      ağız içi yaralarda takip eden doktordan da ilave tedaviler noktasında      görüş alınabilir.
  • İshal ve Kabızlık: Kullanılan kemoterapi ilacının cinsine bağlı olarak      hastalarda ishal veya kabızlık görülebilir. Bu şikayetler diyet ve çeşitli      basit ilaç tedavileri ile ortadan kaldırılabilir. Ancak bazen ishal      beklenenden çok daha şiddetli olup damar yolundan sıvı desteği almak      gerekebilir. Böyle bir durumda takip eden doktor haberdar edilmelidir.
  • Cilt ve Tırnak Değişiklikleri: Bazı kemoterapi ilaçları cilt renginde koyulaşma,      soyulma, kızarıklık veya kuruluk gibi belirtilere, tırnaklarda koyulaşma      ve kolay kırılmalara sebep olabilir. Bu durumda kolonya ve alkol gibi      irritan maddelerden uzak durulmalıdır. Ilık su ile pansuman yapılabilir ve      basit nemlendiriciler kullanılabilir. Bu şikayetler genelde ciddi      boyutlarda değildir ve zamanla düzelir, ancak eğer mevcut belirtiler      şiddetli ise mutlaka takip eden doktor haberdar edilmelidir.

Kemoterapi Alırken Hasta Nelere Dikkat Etmelidir?

Daha öncede bahsedildiği gibi kemoterapinin istenmeyen bazı yan etkileri olabilmektedir. Bu nedenle aktif tedavi almakta olan hastaların günlük yaşantılarını fazla etkilememekle birlikte dikkat etmeleri gereken bazı önemli noktalar ve uymaları gereken bazı kurallar vardır. Bu hususlardan bazıları:

  • Derece kullanmayı öğrenmelidir. Çünkü yüksek ateş ile      birlikte beyaz küre sayısının düşmesi halinde acil tedavi gerekliliği      vardır. Ateşi yükselen her hasta mutlaka bir sağlık kuruluşuna      başvurmalıdır.
  • Enfeksiyonu olan bireylerden uzak durulmalıdır. Ayrıca  çevresindekilerle sarılma, öpüşme gibi yakın temastan kaçınmalıdır.
  • Havasız, tozlu, sigara dumanı olan ortamlardan uzak durmalı, odasını sık sık havalandırmalıdır. Sigara kullanıyorsa azaltmalı      ve bırakamaya çalışmalıdır.
  • Meyve ve sebzeleri iyice yıkamalı, sütü pastörize veya    iyice kaynatıp içmelidir.
  • Doktoru tarafından sıvı kısıtlaması önerilmediği sürece  bol sıvı almalı, özellikle yaz aylarında aldığı sıvı miktarını      arttırmalıdır.
  • İştahsızlık ve bulantı nedeni ile yemek yemede      zorlanıyorsa az az ve sık sık yemeye çalışmalıdır.
  • Mümkünse dışarıda, özellikle temizliğinden emin  olmadığı yerlerde yemek yememelidir.
  • Gerek ağız gerekse vücut temizliğine özen göstermeli, tırnaklarını derin kesmemeli, traş olurken jilet kullanmamalıdır.
  • Tedavi alırken ve sonrasında kontrollerini aksatmamalı ve özellikle yaşadığı kemoterapi yan etkileri konusunda doktorunu      bilgilendirmelidir.
  • Kemoterapi alırken gerek diş çekimi, gerekse önerilen diğer tedaviler noktasında mutlaka takip eden doktorundan görüş almalıdır.

http://kanser.gov.tr/kanser/kanser-tedavisi/37-kemoterapi.html#sthash.jByIQzOo.dpuf


Radyoterapi hastalığın tedavi edilmesi için radyasyonun, genellikle X-ışınlarının, kullanılması anlamına gelmektedir. X-ışınları 1895 yılında keşfedilmiştir ve bu tarihten itibaren radyasyon teşhis ve tanı (röntgen) ve tedavi (radyoterapi) amacıyla tıpta kullanılmaktadır.

Doktorlar tıpta radyoterapinin kullanılmasıyla ilgili çok fazla deneyim yaşamışlardır. Kansere sahip 10 hastanın yaklaşık 4’ü (%40) tedavisinin bir parçası olarak radyoterapi almaktadır. Bu işlem çeşitli şekillerde gerçekleştirilebilir:

Eksternal radyoterapi olarak vücut dışından, X-ışınları, kobalt ışınlama, elektronlar ve proton gibi çok daha nadir diğer parçacıkları kullanarak
İnternal radyoterapi olarak vücut içinden, kanser hücreleri tarafından alınacak bir sıvının içilmesi ya da radyoaktif maddenin tümörün içine ya da yakınına bırakılması yoluyla

Radyoterapi nasıl çalışır?

Radyoterapi, tedavi alanındaki kanser hücrelerinin DNA’larına zarar vererek onları yok eder. Normal hücreler de radyasyondan etkilenmelerine rağmen kanser hücrelerine nazaran kendilerini daha iyi onarmaktadırlar.

Radyoterapiyi genellikle bir kaç gün ya da bir kaç hafta devam eden bir tedavi serisi olarak alırsınız. Her bir tedavi fraksiyon olarak adlandırılır. Fraksiyonlar genellikle Pazartesi’den Cuma’ya her gün verilir, hafta sonu ise normal hücrelerin onarılmasına yardımcı olmak amacıyla dinlendirilir.  Zarar görmüş olan sağlıklı hücreler genellikle vücudun tamir mekanizmalarının bir parçası olan yeni hücrelerle yer değiştirirler. Bu durum hücrenin tipine ve radyasyonun dozuna bağlı olarak değişir. Ancak eğer hücreler yenilerle değiştirilemezse, yan etkiler kalıcı olabilir.

Tedavi ile ilgili endişeler

Radyoterapi ile ilgili endişeleriniz olabilir ve bu son derece normaldir. Endişelerinizi doktorunuz, hemşireniz ya da radyoloji teknisyeniniz ile paylaşmanın yardımı dokunabilir. Radyoterapinin genel yan etkileri bölümünde; hisler, duygular ve radyoterapi hakkında detaylı bilgiler bulunmaktadır.

Eksternal radyoterapi nerede alınır?

Ekternal radyoterapiyi genellikle ayaktan hasta olarak alırsınız. Bu; size en yakın kanser merkezi ya da birimindeki radyoterapi bölümüne sıklıkla gidip gelmeniz anlamına gelmektedir. Bu birim yerel hastanenizden daha uzakta da olabilir. Radyoterapi bölümü personeli size randevunuz sırasında kullanacağınız hastane park izni verebilir ya da seyahat ücretleri ile ilgili nereden yardım alabileceğinizi söyleyebilir. Eğer kendi başınıza seyahat etmeniz mümkün değilse, personel gereklilik halinde sizin için hastane aracı ya da ambulans ayarlayabilir.

Eğer tedaviyi günün belirli bir zamanında almayı tercih ederseniz, radyoterapi bölümü personelinin bunu bilmesini sağlayın, böylece konuyla ilgili düzenleme yapabilirler. Eğer radyoterapi bölümü evinizden gelmek için çok uzak ise, gerek halinde hastane sizin için kalacak bir otel ayarlayabilir.

Zaten hastanede kalıyorsanız, kaldığınız koğuştan radyoterapi bölümüne gidersiniz.

Eğer bir kanseri iyileştirmeyi hedefleyen tedavi alıyorsanız, genellikle bir kaç hafta içinde bir dizi tedavi alırsınız. Kısa bir süre için hafta içi her gün bir doz radyoterapi alır, haftasonu ise dinlenebilirsiniz. Bazı kişiler günde iki kez ya da birbirini izleyen günlerde tedavi alabilir. Radyoterapi bölümü personeli size tedaviyi ne sıklıkla almanız gerektiği ve ne kadar süreceği ile ilgili açıklama yapacaktır. Araştırma çalışmaları azaltılmış sürede radyoterapi vermeyi üzerine çalışmalar yapmaktadır.

Semptomları kontrol etmek  ya da tümörü küçültmek için yapılan tedavi palyatif tedavi olarak adlandırılmaktadır. Yalnızca tek bir tedavi ya da bir kaç gün sürecek bir tedavi alabilirsiniz.

Eksternal radyoterapi cihazları

Radyoterapi cihazları çok fazla yer kaplamakta ve bu cihazları çalıştırmak ve bakımını yapmak için özel olarak eğitilmiş personel gerekmektedir. Eksternal radyoterapi sağlayan farklı tip cihazlar vardır. Kullanacağınız cihaz tipi sizin radyoterapi uzmanınız (klinik onkolog) tarafından dikkatlice seçilecektir.

Tedavi genellikle günde bir kaç dakikadan daha uzun sürmez. Ancak, radyoterapi alabilmeniz için cihaz içinde sabit bir pozisyonda kalmanız belirli bir süre alabilir. Tedavi sırası ya da hemen öncesinde radyoterapinin doğru alana hedeflendiğinden emin olmak için, cihaz X-ışınları alabilir ya da tarama yapabilir.

Radyoterapi tedavisi ile ilgili gergin hissetmek normaldir, ancak personel ve işlem hakkında bilgi sahibi olmanız genellikle bunu kolaylaştırır. Korkularınız ya da endişelerinizle ilgili personelle konuşmaktan kaçınmayın. Onlar size yardımcı olmak için oradalar.

İnternal radyoterapi nerede alınır?

İki temel internal radyoterapi kaynağı bulunmaktadır:
Radyoaktif implantlar
Radyoaktif sıvılar

Radyoaktif implantlar

Doktor, kaynak olarak da bilinen radyoaktif metal bir nesneyi tümörünüzün içine ya da yakın bir noktaya dikkatlice yerleştirir. Kaynak; kapalı küçük bir boru, küçük tohumlar ya da metal teller şeklinde olabilir. Radyoaktif implant takıldığında, implant çıkarılana kadar birkaç gün boyunca hastanede tek kişilik bir odada kalmanız gerekir. Tek kişilik bir odada kalırsınız ve bu şekilde diğer kişiler herhangi bir radyasyona maruz kalmamış olur. Kaynak çıkarıldığında ise artık radyoaktif sayılmazsınız.

Bazı radyoaktif tohum çeşitleri daimi olarak vücutta bırakılabilir, çünkü bunlar yalnızca kendi çevrelerindeki çok küçük bir alana radyasyon verirler ve bir süre sonra da kendi radyasyonlarını kaybederler. Doktorlar bazen bu tip tedavileri erken evre prostat kanserinin tedavisinde kullanırlar.

Radyoaktif sıvılar

Doktorlar bazı tümör tiplerini radyoaktif sıvı ile tedavi ederler. Sıvıyı içmek suretiyle ya da damardan enjeksiyon yoluyla alabilirsiniz. Sıvı kan dolaşımınıza girer ve tümör hücreleri tarafından absorbe edilir. Doktorlar bazı tümör tipleri için radyoaktif sıvıyı damar yerine vücutta tümörün bulunduğu kısım içine enjekte edilebilir.

Bazı radyoaktif sıvı tedavilerini aldıktan sonra, bir kaç gün boyunca hastanede tek kişilik bir odada kalmanız gerekebilir. Bu süre vücudunuzdaki radyoaktif miktarının güvenli bir seviyeye inmesini mümkün kılar. Radyoaktif sıvı en yaygın olarak tiroid kanseri ya da kemiklere yayılmış kanserler için uygulanmaktadır.

İnternal radyoterapinin stronsiyum ve radyoaktif fosfor gibi bazı çeşitlerinde radyasyon dozu sizin tedavi sonrasında doğrudan evinize gitmenize engel teşkil etmeyecek şekilde düşüktür. Hastaneden ayrılmadan önce personel sizin ve eşyalarınızın radyoaktif olmadıklarını kontrol eder. Lütfen ilgili personele arkadaşlarınız ya da ailenizle ne kadar vakit geçirebileceğiniz ya da onlara ne kadar yakın olacağınız hakkında danışınız. Burada da internal radyoterapi güvenliği ile ilgili bölümde bu konuyla ilgili bilgiler bulunmaktadır.

Tedavi planınızın düzenlenmesi

Sahip olduğunuz kanser tipine bağlı olarak radyoterapi alabileceğiniz tek tedavi olabilir ya da radyoterapiyi cerrahi ya da kemoterapi işlemleri sırasında, öncesinde ya da sonrasında alabilirsiniz. Radyoterapi bazen kemoterapi ile birlikte verilir ve bu durum kemoradyoterapi olarak adlandırılır. Radyoterapi uzmanları (klinik onkologlar) tedavinizi planlamadan önce sahip olduğunuz kanserin tipini ve büyüklüğünü  değerlendirirler. Ayrıca genel sağlık durumunuzu da dikkate alırlar. Bu uzmanlar; fizyologlar, radyologlar ve röntgen uzmanları da dahil olmak üzere bir ekiple birlikte çalışırlar. Tedavi ekibi sizin ihtiyaçlarınıza uygun olan tedaviyi planlar.

Doktorunuz ihtiyacınız olan toplam radyoterapi dozunu ayarlamak için kanserli bölgedeki vücut şekliniz ve kanserin pozisyonunu ölçer. Tıbbi ekip genellikle uygulanacak toplam dozu belirler ve daha sonrasında ise bu dozu fraksiyon olarak adlandırılan çok sayıda daha küçük dozlara böler. Genellikle hafta içi her gün bir tedavi fraksiyonu alır, haftasonu ise tedavi almazsınız. Ancak bazı kişiler tedaviyi daha az sıklıkla, örneğin haftada 3 kez, alırlar. Bazı kişiler ise tedaviyi daha yoğun, örneğin günde iki kez, alırlar. Doktorunuz ne kadar tedaviye ihtiyacınız olduğu ve ne sıklıkla uygulanacağı ile ilgili sizinle konuşacaktır.

Tedavinin amacı

Radyoterapi ekibi herkes için kişiye özel bir radyoterapi planlar, böylece kanserli hücrelere yüksek doz uygulanırken , çevresindeki sağlıklı hücrelere mümkün olan en düşük doz verilmiş olur. Radyoterapi alan sağlıklı hücreler daha sonra onarılabilir. Bu tedavinin amacı; yan etki riskini azaltırken kanserin küçültülmesi ya da tedavi edilme şansının en yüksek seviyeye çıkartılmasıdır.

Radyoterapi hakkında doktorunuza ne sorabilirsiniz

Doktorunuza sorabileceğiniz bazı sorular aşağıda verilmiştir.
Neden radyoterapi öneriyorsunuz?
Ne tür bir radyoterapi tedavisi alacağım?
Bu benim alacağım tek tedavi mi olacak yoksa başka tedaviler de alacak mıyım?
Beni iyileştirmeye mi yoksa belirtileri hafifletmeye mi çalışıyorsunuz?
Benim için yaptığınız tedavi planı nedir?
Tedaviden kaç seans alacağım?
Tedavi ne kadar sürecek?
Tedavimi nerede alacağım?
Eğer ihtiyacım olursa gelecekte tekrar aynı tedaviyi alabilir miyim?
Bu tedavinin olası yan etkileri nelerdir?
Randevularımda kullanmak üzere bir hastane park izni alabilir miyim?
Giderlerime yardım almakla ilgili kiminle görüşebilirim?
 Benim için hastaneye ulaşımı sağlayabilir misiniz?
Eğer çok uzak ise tedavi sürem boyunca kalabileceğim bir yer var mı?
Radyoterapi ile ilgili daha fazla bilgiyi nereden edinebilirim?

Tek yumurta ve Çift yumurta ikizleri arasındaki farklar

Öne Çıkan Farklar;

  • Tek yumurta ikizlerinde bebeklerin cinsiyetleri aynıdır, Çift yumurta ikizlerinde bebeklerin cinsiyetleri farklı olabilir,
  • Tek yumurta ikizlerinde 1 zigot oluşur, Çift yumurta ikizlerinde 2 zigot oluşur,
  • Tek yumurta ikizlerinde 1 Plasenta oluşur, Çift yumurta ikizlerinde 2 Plasenta oluşur,
  • İkisinde de 2 Göbek bağı oluşur,
  • Tek yumurta ikizlerinde Genotip ve fenotipleri aynıdır., Çift yumurta ikizlerinde Genotip ve fenotipleri farklıdır,
  • Tek yumurta ikizlerinde sperm tarafından döllenen yumurta daha sonra ikiye bölünür,
  • Tek yumurta ikizlerinin genetik yapıları aynı olur,
  • Çift yumurta ikizleri iki ayrı yumurtanın iki farklı sperm tarafından döllenmesiyle oluşur,
  • Çift yumurta ikizlerinin gen yapılarının sadece %50’sinin aynı olduğu görülür,
  • Çift yumurta ikizleri birbirine hiç benzemeyebilir, ancak tek yumurta ikizleri birbirine benzer,

Detaylı Açıklamalar;

[EsnekReklamOrta]

İkiz Çeşitleri

İki tür ikiz çeşidi vardır:
•Monozigotik veya tek yumurta (bir yumurtanın bir spermle döllenmesi)
•Dizigotik (birden fazla yumurtanın birden fazla spermle döllenmesi)

Monozigotik ikizlerde; bir yumurta, bir spermle döllenir. Döllenmenin ardından 2 hafta içinde oluşan embriyo ikiye bölünür. Bunun sonucunda genetik açıdan birbirlerine benzer iki bebek meydana gelir. Bu bebekler doğduğunda davranış ve görünüş açısından da birbirlerine benzerler.

Dizigotik ikizlerde, 2 farklı yumurta, iki farklı spermle döllenir. Bu iki döllenmiş yumurta rahim içinde bağımsız bulunur. Dizigotik ikizler genetik açıdan birbirlerine benzemelerine rağmen, görünüş olarak birbirlerinin aynı olmazlar.

Monozigotik veya Dizigotik?

İkiz doğumlarının 1/3’ü cinsiyetleri farklı olan bebeklerdir ve bunlar dizigotik ikizlerdir. Aynı cinsiyet olan ikizlerde zigositeyi tanımlamak, biraz daha karmaşık bir durumdur. Bunun tanısı doğumlarda, genellikle plasenta ile cenine ait zarların incelenmesi ile yapılır. Eğer sadece bir plasenta varsa, bu çift monozigotiktir. Eğer çift dizigotik ise, her bir ikizin kendine ait plasentası olacaktır. Bunlar; dış zar (koryon) ve iç zardır (amnion) (Şek. A). Bu Monozigotik çiftlerin 3’te birini oluşturur ancak; iki plesentanın görünümü ve iki zar şekli ikiz türünün tespiti konusunda kesin bir yargıya vardırmaz.

Monozigotik ikizler embriyonun bölünmesi aşamasında dört farklı kategoriye ayrılabilir. Eğer bölünme, döllenmenin altı gün sonrasında gerçekleşirse, iki plasenta, iki koryon ve iki amniyon meydana gelir . Eğer bölünme yaklaşık olarak altıncı gün ve onuncu gün arasında gerçekleşirse, bir plasenta, bir koryon ve bir amniyon meydana gelir. Monozigotik ikizlerin yaklaşık %64’ünde bu şekilde oluştuğu görülür. Eğer embriyo onuncu gün ve on dördüncü gün arasında bölünüyorsa, ikizler bir plasenta, bir koryon ve bir amniyonu paylaşırlar . Bu tür çok yaygın değildir, yaklaşık olarak monozigotik ikizlerin %4’ünde gözlemlenir. Eğer embriyodaki bölünme, on dördüncü günden sonra olursa, bölünmenin tamamlanmamış olacağı yönünde büyük risk vardır. Bu durumda bebekler birbirlerine yapışık doğarlar ve “Siyam” olarak adlandırılırlar.

Plasentaları ve zarları ayrı olan ikizlerin plasentaları birbilerine çok yakın olduğundan dolayı kaynaşabilirler. Çıplak gözle bakıldığında tek bir plasenta varmış gibi görünür. Bu olay dizigotik doğumların %42’sinde, monozigotik doğumların %13’ünde görülür, bu da yaklaşık olarak her 100 çiftten 49’u demektir, (aynı cinsiyetlerde ise %70’ten fazlasıdır), yapılan deneyler gösteriyor ki, plasentalar ve cenin zarları, zigosite hakkında kesin bilgi vermez.

Aynı cinsiyeti taşıyan monozigotik ikizlerinin yaklaşık %30’u döllenmeden sonra, 6 günlük sürecin tamamlanmasından bir süre sonra bölünüyorlar. Bu çiftlere monokoryonik denir. Bir plasenta ve bir koryonu paylaşırlar. Monokaryonik ikizlerde, ikizden ikize transfüzyon sendromu olması kuvvetle muhtemeldir. Bu yaşam tehlikesi yaratan bir durumdur. Birbirlerinin kan damarlarını kullanarak, düzensiz bir kan akışı oluşumu söz konusudur. Alıcı ikiz daha büyük olur çünkü vücuduna daha fazla kan alır ve bu sistemin çözmeye çalıştığı kardiyovasküler bir problem haline gelir. Verici ikizde daha az kan bulunacağından daha küçük olur ve anemi olması beklenir.

Zigositeyi değerlendirmek için en uygun yol DNA incelemesidir. İkizlerden alınan kan örnekleri, yanaklarından alınan hücreler veya plasentalar gibi fiziksel örnekler, genetik işaretlemeye yardımcı olur. Örneklerden öğrenilen benzerlikler ve farklılıklar sayesinde birbirlerine karşı uyumları ölçülür ve monozigotik veya dizigotik olup olmadığı belirlenir. Zigosite testi özel ve pahalıdır. Türkiye’de az miktarda bulunan klinikler bu DNA testlerini yapmaktadırlar. Bu testler hakkında bilgi edinmek için bu kliniklerle irtibata geçmek gerekir. Bu sayede ikizlerin benzerlik oranı ölçülünebilir.

Araştırmalar gösteriyor ki; ikizlerin monozigotik ya da dizigotik oldukları yaklaşık %95 oranında belirlenebiliyor. Ölçüt olarak ise ikizler arasındaki ten rengi farkı, vücut yapıları, yüz özellikleri kullanılıyor. Monozigotik ikizlerin aileleri ve yakın arkadaşları onları birbirlerinden ayırabiliyorlar fakat, öğretmenleri ve diğer yakın olmayan arkadaşları bu konuda güçlük çekiyorlar.

Monozigotik yada dizigotik olduğunuzu nasıl anlarsınız ?

zigosite testi uygulanılırken, aile bireylerinden ve ikizlerden çok çeşitli bilgi alınır, bu sayede monozigotik yada dizigotik olunduğuna dair bir miktar bilgi edinilir. Zigositeyi tanımlamada kullanılan en yaygın yol, kan örnekleri ve yüzlerden alınan hücrelerle birlikte DNA testine tabi tutulmasıdır.

DNA verisine ulaşmak zor olduğu için tek yumurta (MZ) ve çift yumurta (DZ) ikiz çiftlerinin ayırt edilebilmesi için araştırmacıların kullandıkları sorular kullanılmaktadır. Yapılan çalışmalar sorgulama yöntemi ile %5’ten daha az hatayla MZ ve DZ ikiz çiftlerinin belirlenmesinin mümkün olduğunu göstermektedir (Goldsmith HH (1991). A Zygosity Questionnaire for Young Twins: A Research Note. Behavior Genetics, 21( 3):257-69.).

Vitamin ve Protein arasındaki farklar

Öne Çıkan Farklar;

  • Vitaminler doğada bulunan besinlerde doğal olarak bulunan maddelerdir,
  • Vitaminler canlının yaşamını sürdürebilmesi için gereklidir,
  • Proteinler ise yaşamı sürdürebilmek için değil yaşamın oluşması için gerekli maddedir,
  • Vitaminler vücudumuzdaki hücrelerimizi yenileyerek enerji üretimini gerçekleştirirler,
  • Proteinlerin yapısında karbon, oksijen, hidrojen ve azot bulunur,
  • Proteinlerin temelini aminoasitler oluşturur,
  • Vitaminler vücudumuzun proteinin kullanmasını sağlar,
  • Vitaminler vücutta “yakılmaz”, yani vitaminlerden doğrudan enerji (kalori) alınmaz,
  • Suda çözünen vitaminlerin fazlası vücut sıvıları ile atılırken, yağda çözünen vitaminlerin fazlası ise yağ dokusunda depolanır.
  • 13 vitamin vardır. Bunlar temelde, yağda çözünenler ve suda çözünenler olarak iki gruba ayrılır ama gerçekte 20 vitamin vardır. En küçük vitamin A, C, D ve K vitaminleriyken, en büyük vitamin türü E vitaminidir. Orta boy moleküllü B vitaminleri ise pek kullanılmaz.
  • Proteinler, açlık anında en son tüketilirler.
  • Protein, beslenmemizin önemli bir parçasıdır.
  • İnsandan virüse proteinlerin oluşumunda en çok kullanılan 20 çeşit amino asit vardır.

Detaylı Açıklamalar;

[EsnekReklamOrta]

Vitaminler besinlerimizde bulunmadığı zaman, metabolizmada bozukluklara yol açabilirler. Vitaminler vücudun sağlıklı gelişimi, sindirim fonksiyonları, enfeksiyonlara karşı bağışıklık kazanması açısından oldukça gereklidir. Ayrıca vücudumuzun karbonhidrat, yağ veproteini kullanmasını da sağlarlar.

Vitaminler vücutta “yakılmaz”, yani vitaminlerden doğrudan enerji (kalori) alınmaz. Vücut, her vitaminden gerekli olan miktarın kan dolaşımında sürekli mevcut olmasını sağlar. Suda çözünen vitaminlerin fazlası vücut sıvıları ile atılırken, yağda çözünen vitaminlerin fazlası ise yağ dokusunda depolanır. Depolandıkları için yağda çözünen vitaminlerin aşırı dozu zararlı olabilir. Özellikle vitamin A ve D’nin tüketiminde dikkatli olmak gerekir. Vitaminler bütün hücrelerde az miktarda depolanır. Bazı vitaminler ise büyük ölçüde karaciğerde depolanır. Örneğin karaciğerde depolanan A vitamini hiç vitamin almayan bir kişiye 5-10 ay kadar yetebilir ve karaciğerin D vitamini deposu dışarıdan hiç D vitamini almayan bir kişi için genellikle 2-4 ay kadar yeterlidir.

Suda çözünen vitaminlerin vücutta depolanma oranı nispeten düşüktür. Bu, özellikle B vitaminlerinin birçoğu için geçerlidir. B kompleks vitaminleri eksik alan bir kişide bu eksikliğin belirtileri bazen birkaç günde ortaya çıkar. B12 vitamini bunun dışındadır, çünkü B12‘nin karaciğerdeki deposu kişiye bir yıl veya daha uzun süre yetebilir. Suda çözünen bir başka vitamin olan C vitamininin yokluğu birkaç haftada belirtilerin ortaya çıkmasına yol açabilir. C vitamini eksikliğinden kaynaklanan skorbüt hastalığı ise 20-30 hafta içinde ölümle sonuçlanabilir.


Proteinler, amino asitlerin zincir halinde birbirlerine bağlanması sonucu oluşan büyük organik bileşiklerdir. Proteinler, açlık anında en son tüketilirler. Kimyasal sindirimleri midede başlar.

Proteinler, amino asitlerin yapıtaşlarından oluşan polimerlerdir. Her proteinin kendisine has özelliklerinin olmasını sağlayan özel amino asit dizilimleri vardır. Proteinlerin işlevlerinin çoğu, kendisini oluşturan amino asitlerin özelliklerinin tayin edilmesiyle anlaşılabilir. İnsandan virüse proteinlerin oluşumunda en çok kullanılan 20 çeşit amino asit vardır.

Bu zincirde bir amino asitin karboksil grubunun bir diğerinin amino grubuna bağlanmasıyla oluşan bağ peptit bağı olarak adlandırılır. Her proteindeki amino asit dizisinin sırası bir gen tarafından tanımlanır ve genetik kod ile kodlanmıştır. Genetik kod 22 “standart” amino asit tanımlasa da proteinlerdeki amino asitler çevrim sonrası değişimle kimyasal olarak değişikliğe uğrar. Bu değişimler ya proteinin işlev görmeye başlamasından önce gerçekleşir ya da kontrol mekanizmalarının parçası olarak, proteinin işlevini değiştirmek için olur. Proteinler belli işlevleri yerine getirmek için beraberce de çalışabilirler ve bazıları bir araya gelip kararlı kompleksler oluşturabilir.

Polisakkaritler, nükleik asitler ve yağlar gibi biyolojik makromoleküllere benzer şekilde, proteinler de canlı organizmaların temel bileşenlerindendir ve hücrelerin içindeki her süreçte yer alırlar. Çoğu protein, biyokimyasal tepkimelerde katalizör işlevi olan enzimlerdir ve metabolizma için yaşamsal bir role sahiptir. Başka proteinlerin ise yapısal veya mekanik işlevleri vardır: örneğin hücre iskeletindeki proteinler, hücrenin şeklini koruması için bir iskele görevi yaparlar. Proteinler hücre haberleşmesi, bağışıklık yanıtı, hücre tutunması ve hücre bölünme döngüsünde yer alır.

Protein, beslenmemizin önemli bir parçasıdır. Hayvanlar her amino asiti sentezleyemediklerinden, temel (esansiyel) aminoasitleri gıda yoluyla almak zorundadırlar. Sindirimde hayvanlar yedikleri proteini serbest amino asitlere parçalayıp bunlarla yeni proteinler sentezler.

“Protein” sözcüğünün kaynağı, Yunanca’nın “birincil öneme sahip” anlamını taşıyan πρώτα (prota) sözcüğüdür. Bu isim, proteinleri 1838’de ilk tanımlayan Jöns Jakob Berzelius tarafından verilmiştir. 1926’da James B. Sumner’inüreaz enziminin bir protein olduğunu göstermesine kadar, proteinlerin canlılar için ne derece önemli olduğu tam anlaşılmamıştır. Yapısı çözülen ilk proteinler arasında insülin ve miyoglobin bulunur ki, insülin için Sir Frederick Sanger 1958’de, miyoglobin için de Max Perutz ve Sir John Cowdery Kendrew 1962’de Nobel Kimya Ödülü kazanmıştır.[1] Her iki protein de kırınım analizi ile üç boyutlu yapıları çözümlenen ilk proteinlerdendi

Rüya, Düş ve Hayal arasındaki farklar

Öne Çıkan Farklar;

  • Rüya ve Düş aynı anlama gelmekte olup, uyku esnasında insanın zihninde beliren tabiri caizse sanal ve kısa süreli geçici yaşantı,
  • Hayal ise insanın zihninde canlandırdığı, kendi tasarladığı, gerçekleşmesini istediği veya istemediği olaylardır,
  • İkisi de çok kısa sürebilir,
  • Rüya ve Düş kişinin kontrolünde değildir, Hayal ise kişinin kontrolündedir,
  • Hayal gücü tabiri insanın hayal kurma kapasitesini anlatan bir kavramdır,
  • Rüyalar yorumlanabilir, Hayaller yorumlanamaz,

Detaylı Açıklamalar;

[EsnekReklamOrta]

Hayal gücü, imajinasyon veya imgelem zihinsel görüntüler oluşturabilme veya birinin zihninin içinde kendiliğinden görüntüler üretebilme yetisidir. Gerek deneyimlere anlam vermeye gerekse bilgiyi anlamaya katkıda bulunur; insanların dünyaya anlam verebilmelerine olanak sağlayan önemli bir yetenektir[1][2][3] ve öğrenme sürecinde (işleminde) önemli bir rol oynar

Hayal gücü çeşitli hikâyeler yoluyla örneğin masallar ve fantaziler yoluyla ifade edilebilir. Ünlü icatların veya eğlence ürünlerinin birçoğu kişinin hayal gücünün ilhamı sayesinde üretilmiştir. Kişi hayal gücüyle oluşturduğu görüntüleri “akıl gözü” ile görür.

İnsanların hayal gücünün evrimine dair bir hipoteze göre hayal gücü, zihinsel simülasyon sayesinde bilinçli canlıların çeşitli sorunları(nı) çözmelerine olanak sağlamıştır.

Rüya, uykunun genel ve karakteristik özelliklerinden biri olup, uykunun hızlı göz hareketi (REM) adlı evreleriyle yakından ilişkili bulunan, görsel ve işitsel algı ve duygulardır. Rüyaların biyolojik içeriği, işleyişi ve maksatları tümüyle anlaşılmış değildir.[not 1] Rüyalara “duyusuz algı”nın bir türü veya nesnesiz algı olarak da bakılabilir. Çeşitli inanışlara ve tahminlere de neden olan rüyalar, her zaman için ilginç ve yoruma açık bir konu oluşturmuşlardır. Farklı psikoloji ekollerinin, parapsikologların vedeneysel spiritüalistlerin rüyaları farklı biçimlerde açıklama çabaları olmuştur. Rüyaların işleyişinin açıklanması bilimsel topluluğun genel kabulüne göre varsayımlar düzeyinden öteye pek gidememiş olup, rüyalar halen esrarını korumakta olan bir inceleme alanını oluşturmaktadır. Rüyaların bilimsel incelenmesi oneiroloji adını alır.

Rüyaların gerek tahminlere konu oluşturması bakımından, gerekse ilham kaynağı olması bakımından uzun bir geçmişi vardır. Tarih boyunca insanlar mesaj taşıdıklarına inandıkları rüyalardan anlamlar çıkarmaya çalışmış ve rüyalar aracılığıyla gelecek hakkında tahminlerde bulunmuşlardır. Rüyalar, fizyolojik açıdan uyku sırasındaki nöral süreçlere bir tepki ya da yanıt olarak tanımlanır, psikolojikaçıdan bilinçaltının yansımalarıdır, maneviyat açısından ise en azından bazı rüyalar ya gelecek hakkında ya da başka bir konu hakkında (uyarı, yardım vs. amaçlı) haber içeren, ilahî âlemden gelen mesajlar olarak kabul edilmişlerdir. Birçok kültürde ilahî âleme danışmak ya da bir konu hakkında bilgi edinmek üzere istihare yöntemlerine başvurulduğu görülür.

Konsantrasyon ve Meditasyon arasındaki farklar

Öne Çıkan Farklar;

  • Meditasyon daha çok derin düşünce anlamına gelmektedir,
  • Konsantrasyon ise düşünülecek konuya yeterince odaklanmaktır,
  • Konsantrasyon süresi kişiden kişiye değişebilir,
  • Meditasyon kişinin iç huzuru, sükunet sağlayan tekniklere ve deneyimlere verilen addır,
  • Meditasyon, birçok kültürde ve dinde uygulanan manevi bir arınma tekniğidir,
  • Konsantrasyon ve Meditasyon birbirine yardımcı işlevlerdir,
  • İyi bir Konsantrasyon, derin bir Meditasyonu beraberinde getirebilir,
  • İnsanın Konsantrasyon bozulabilir, ancak Meditasyon bozulacak bir durum değildir,
  • Meditasyon yapmak sessiz, sakin olmak ve farkındalığı arttırmak için bilinçli bir çaba göstermektir,

Detaylı Açıklamalar;

[EsnekReklamOrta]

Meditasyon, Latince meditatio kelimesinden türetilmiş, sözcük anlamıyla birçok Batı dilinde “derin düşünme” anlamına gelmekte olan bir terim olup, sözlüklerde, “kişinin iç huzuru, sükûnet, değişik şuur halleri elde etmesine ve öz varlığına ulaşmasına olanak veren, zihnini denetleme teknikleri ve deneyimlerine verilen ad” olarak tanımlanır. Meditasyon tekniklerine, ait oldukları, Budizm (Hindistan), Taoizm (Çin), Bön (Tibet), Zen (Japonya) ve İslamiyet’te (tefekkür) gibi inanç sistemlerine göre ve izledikleri yöntemlere göre değişik adlar verilmiştir. Ayrıca günümüzde mevcut farklı inanç sistemleri, mezhepler ve ekoller meditasyonu farklı olarak yorumlamakta ve farklı şekillerde uygulamaktadırlar. Bu bakımdan standart ya da tekbiçimli bir meditasyondan söz etmek olanaksızdır.

Meditasyon, birçok kültürde ve dinde uygulanan manevi bir arınma tekniğidir. Uyanıklık ve konsantrasyon çalışmalarıyla kişi kendini toplar ve zihnini, ruhunu dinlendirir. Doğu kültürlerinde meditasyon, köklü ve bilinç açıcı bir teknik olarak kabul edilir. Söz konusu olan bilinç açma durumu, her inanışa göre farklı adlandırılır. Bunlar; boşluk, farkındalık, tek olma, burada ve şimdide olma, düşüncedeki özgürlük olarak tanımlanabilir. Transandantal Meditasyon(TM)için: “Biz meditasyonu tanımlarken onun çok dinlendirici, sakin ama artmış bir uyanıklığın da olduğu ve genellikle iç mutluluğu yaşatan öznel bir deneyimi kazanmak amacıyla tekrar tekrar yapılan zihinsel bir teknik olarak tanımlarız” denilmektedir.

Meditasyon teknikleri, belli başlı gruplarda toplanamayacak kadar çeşitlilik gösterir. Bu söz konusu teknikler dinsel kökenli geleneklere göre, her birinin kendine özgü öğretileri olan dini okullara ya da dini yönelişlere göre farklı olabilir. Birçok okul değişen meditasyon tekniklerine bağlı kalmıştır. Meditasyon teknikleri bunun yanı sıra, özellikle 20.yy.ın 50’li yıllarından itibaren batı öğretilerine ve uzak doğu öğretilerinin bir kısmına ilham vermiştir. Meditasyon teknikleri gereksinimlere göre batı öğretilerine uyarlanmıştır. Tüm meditasyon teknikleri, gündelik bilinç halinin gerçek farkındalığa dönüştürülmesini sağlayan manevi bir aracı yöntem olarak adlandırılabilir. Bu yöntem vasıtasıyla, şimdiye kadar yaşanmış olan şeyler geride bırakılır, kişi özellikle beklentilerden, geçmişteki öznel anlam yüklü yaşanmışlıklardan ve gelecekle ilgili planlardan meditasyon sayesinde arınır. Çoğu meditasyon tekniği, gerçek farkındalığı ve kökten rahatlamayı eşzamanlı mümkün kılarak bilinçli olma durumuna ulaşılmasını sağlar. Meditasyon teknikleri başlıca iki grupta toplanabilir:

  • Sakin oturma teknikleriyle uygulanan pasif (sadece zihinsel anlamda) olan meditasyon teknikleri
  • Sesli konuşmalar ve müzik eşliğinde dikkati toplamayı sağlayan, bedensel hareketlerle yapılan aktif meditasyon teknikleri

Her iki meditasyon tekniği de hem aktif olarak dikkat toplamayı hem de pasif olarak gevşemeyi, pasif olma durumunu kapsar. Genellikle meditasyon denilince akla pasif meditasyon şekli gelir. Bu formun kullanımı daha yaygındır.


Konsantrasyon, bütün dikkatin bir noktaya toplanması, bütün öğrenme mekanizmalarının aynı noktaya yönlendirilmesi, bütün alıcıların öğrenmeye hazır hâle getirilerek algının en yüksek performansına ulaşmasıdır.

Dikkati kuvvetlendirmek, ilgisizliği yenmek, fiziksel ve ruhsal kuvvetlere hakim olmak için dışarıdan gelen uyaranlardan kendini tecrit etme sanatı olarak tanımlayabileceğimiz konsantrasyon, ruhun tek bir şey ya da fikir üzerine bütün dikkatini vermesidir.

Konsantrasyon süresi, kişiden kişiye değişebildiği gibi; aynı kişide konu ve yapılan işe göre de değişiklik gösterebilir. Genellikle sevdiğiniz, merak ettiğiniz, önemsediğiniz ve yapabildiğiniz işlere daha uzun süre konsantre olabilirsiniz. Dış görünüşü itibarıyla sanki dikkat alanı daralmış gibidir. İç görünüşte ise, zihin gücünün aynı noktaya çevrilmesine dayanır. Tek bir konu üzerinde yerleşerek yayılmayı azaltmaktır

Derin konsantrasyon, dikkati hiçbir şey üzerine yöneltmeden, zihni bu sabit dikkat halinde tutmaktan ibarettir. Bu şartlar altındayken zihinde hiçbir imaj yoktur. Tam bir sükûnet söz konusudur, zihin pasifleşmiştir. Zihnin tamamıyla boşalması ise, konsantrasyonun son aşamasıdır.  Bu ancak derin meditasyon durumlarında yakalanabilen bir durumdur. Konsantrasyonu sağlamak için zihnin belli bir konu üzerinde kalmasına engel olan uyaranları zihinden uzaklaştırmak gerekir. Bu nedenle zihin yüzeyindeki sükûneti bozan etkilerin neler olduğunu iyi bilmek gerekir.

Zihni tedirginlikten kurtarmak ve konsantrasyonu sağlamak, zihni denetim altına alabilmek ve duyu organlarından bağımsız hale getirmektir.

Dağılmış kuvvetleri merkezleştirmek, enerjiyi biriktirmek, ulaşmak istediğimiz amaca varmak için konsantrasyondan yararlanabiliriz. Düşüncesini toplamasını bilen, onu saptırmadan ve kesinlikle kaybetmeden varmak istediği amaca doğru sevk eden kişi, güç ve etki araçlarını bir hayli artırır.

Dikkati ve Konsantrasyonu Engelleyen Faktörler

1. Dışsal Sebepler

  • Çevredekiler, TV, rahat bir koltuk, gürültü, poster, telefon, afişler v.b.

2. İçsel Sebepler

  • Fiziksel Sebepler (Açlık, uykusuzluk vb.)
  • Sıkılma (Hoşlanmama, ilgi çekici bulmama vb.)
  • Endişe ve Kaygılar
  • Korku (Hata yapma veya başaramama korkusu)
  • Hayal Kurma
  • Kontrolsüz iç konuşmalar (takıntılar)
  •  Yoğun duygusal anılar ve etkisi devam eden

günlük olaylar

  • Ana fikri yakalamadan okuma
  • Stres, gerilim gibi olumsuz duygu durumları.

Konsantrasyon bozukluğu belli bir süre sonra yoğunlaşmayı kaybetmek yani dikkatin bazı nedenlerden dağılmasıdır.

“Konsantrasyon zayıflığı” ise düşünceleri uzun süre bir konuda sabit tutma yeteneğinin olmamasıdır. Bu yeteneksizliğin birçok sebebi olabilir: Zihnimizde oluşan çağrışımlar, bir konu üzerinde çalışırken kapıldığımız duygular, içsel şaşkınlık veya sadece yetersiz ilgi.

Bu yeteneğimizi sık sık çalıştırmak onun gelişmesi açısından çok faydalıdır, çünkü düşünme kabiliyeti kullanılmadığı veya yanlış kullanıldığı zaman zarar gören ve körelen bir kasa benzer. Yapılan istatistiklerin birçoğu az sayıda kişinin zihinsel-ruhsal yeteneklerinden en iyi şekilde yararlandığını göstermektedir.

Zihniniz bir şeyden diğerine kayıyorsa, yoğun tempolu iş yaşamınız veya ilgilendiğiniz konu size sıkıcı, zor gelmeye başladıysa doğal olarak konsantrasyon sorunları yaşamaya başladınız demektir.

1- Yaşamınızda endişeler varsa
2- Mutsuz bir evlilik, ilişki yaşıyorsanız
3- Yoğun stres altında çalışıyorsanız
4- Çözümleyemediğiniz süregelen sorunlarınız varsa
5- Dıştan gelen etkenler sizi zorluyorsa
6- Beslenme bozukluğu ve fiziksel aktivite azlığınız varsa

Konsantrasyon eksikliği yaşanır ve yeterince üzerinde durulmazsa, gitgide ilerler.

Aşırı heyecansal durumlar, zihinsel ve bedensel yorgunluklar, keder, sıkıntı ve öfke sırasında dikkat azalır. Depresyon, anksiyete, şizofreni ve bazı organik ruhsal bozukluklarda dikkati azaltır.

Dikkat ve konsantrasyon sorunlarının oluşmasında en önemli etkenlerden biri duygusal hayatımızın genelde bir karmaşa içinde olmasıdır. Bütün kaygı ve endişe halleri, sinirlilik, öfke, eş koşmalar zihnimizde sürekli bir çalkantının oluşmasına neden olur. Nasıl ki, çalkantılı bir su birikintisi bulanık bir duruma gelirse ve bu bulanıklık içinde dibi görmek mümkün olmazsa zihnimiz için de aynı şeyi düşünebiliriz. Çalkantılı bir zihne sahipken ne dikkatli olabiliriz ne de istediğimiz bir konuya konsantre olabiliriz. Çünkü hemen içsel konuşmalar, gündüz düşleri dediğimiz hayaller devreye girmeye başlar ve çok kısa bir süre sonra kendimizi zihinsel açıdan yapmak istediğimizden çok uzak bir yerde bulabiliriz. Berrak bir zihin kadar sağlığa ve mutluluğa katkıda bulunan bir şey yoktur. Zihin neşeli oldukça bütün hayat faaliyeti normal olur, vücudun her tarafında uyum ve sağlık hüküm sürer. Üstüne basarak vurgulamakta fayda var ki, duygularımızın kökeni ruhsal değildir. Duygular ruha değil, bedene ait özelliklerdir. Sinir sistemine, beyin fonksiyonlarına bağlıdır. Bilindiği gibi duygu durumunda ilk gözüken şey, kalp ve damar sistemindeki değişikliklerdir. Heyecan durumunda nabız hızlanır, düzensizlik gösterebilir, kalp arada bir tekler vaziyette çarpabilir, göğüs sıkışabilir. Böyle bir fiziksel durum içindeyken de dikkatli olmamız ve herhangi bir konuya konsantre olabilmemiz mümkün değildir. Bu nedenle konsantrasyon ve dikkat artırma egzersizlerine başlarken fiziksel ve zihinsel bir gevşeme içinde olmak gerekir.

Konsantrasyonunuzu etkileyen en önemli etkenlerden biri de; olumsuz düşünceler ve çözümlenemeyen problemlerdir. Olur, olmaz zamanlarda kendinizi bu tip sorunlarla boğuşurken fark ediyorsanız, kendiniz için sadece bunları düşünmeye zaman ayırmanız faydalı olabilir. Sorunlarınızı yerli yersiz düşünmek ve veriminizi düşürmek yerine sadece bu sorunun çözümüne yönelik neler yapılabilir şeklinde 10-20 dakikalık zaman dilimleri ayırarak konu üzerinde kendi baskınızı gösterebilirsiniz. Bir anlamda zihniniz size itaat etmeyerek sürekli problemleri aklınıza getireceğine, sadece sizin belirlediğiniz zaman dilimleri içinde bu sorunu çözmek için uğraşmanız, hâkimiyetin sizde olduğunu daha belirgin bir şekilde hissettirecektir.

Vişne ile Kiraz arasındaki farklar

Vişne İle Kiraz Arasındaki Fark

  • Vişne ağacı kiraz ağacına göre daha kısa boyludur.
  • Vişne ağacının yaprakları kiraz ağacının yapraklarına göre daha küçük ve yuvarlaktır.
  • Vişne ağaçları kiraz ağaçlarına göre soğuğa daha fazla dayanıklıdır.
  • Vişnenin şurubu ve marmelatı vb. çeşitleri yapılırken kiraz genellikle işlem görmeden tüketilmektedir.
  • Vişnenin kiraza göre şeker oranı daha düşüktür.
  • Vişnenin kalorisi kiraza göre daha azdır.
  • Kiraz ile vişne birbirlerine karıştırılarak ”vişnap” adında bir meyve üretilmiştir.

Vişne Özellikleri

[EsnekReklamOrta]

Vişne (Prunus cerasus), gülgiller (Rosaceae) familyasından kiraza benzeyen ve tadı kiraz tadından daha ekşi olan bir meyve türü.

Birçok kaynakta vişnenin muhtemel anavatanı olarak Hazar Denizi ile Kuzey Anadolu dağları arasında kalan bölge kabul edilmektedir. Vişnenin botanikteki latince adı olan P. cerasus bugünkü Giresun’un eski adı olan Kerasus’tan gelmektedir.

Kirazla, meyvesinin dışında farklılıkları vardır. Yaprakları kiraz yapraklarından daha küçüktür. Dalları kiraz ağacının dallarına göre daha yaygındır. Vişnenin İran’ın kuzeyiyle Türkmenistan arasındaki bölgede ortaya çıktığı ve oradan Avrupa’ya kadar yayıldığı sanılmaktadır.

Bir vişne ağacı:Anayurdu Anadolu ve Balkanlar olan vişne, 5-7 m kadar boylanabilir; 4 yaşındayken meyve vermeye başlar ve 40-50 yıl yaşar.

Vişne, yuvarlak taçlı ve kiraza göre daha çalımsı görünüşlüdür. Gövdesi kırmızımtırak gri benekli, donuk ya da parlak renklidir. Dalları kirazınkinden ince ve yay gibi olup sarkıktır. Yaprakları da kirazınkinden daha küçük, ayası düz, parlak yeşil renkli ve tüysüzdür. İlkbaharda erken açan çiçekleri beyaz renklidir. Bir salkımında birden fazla ve altıya kadar değişen sayıda çiçek açar. Temmuz ayı ortalarında olgunlaşmaya başlayan meyveleri, kirazdan biraz basıkçadır. Olgun vişneler, bol sulu ve siyaha yakın kırmızı renklidir.

Türkiye’de iki önemli vişne ağacı çeşidi yetiştirilmektedir. Bunlardan meyvesi her tür kullanıma elverişli olan Kütahya vişnesi, uzun saplı, iri boyda, ucu hafif sivrice, koyu kırmızı ince kabuklu, çok sulu, ekşi ve kırmızı etli meyveler verir. Macar vişnesi ise, kısa saplı, ince, koyu kırmızı renkli kalınca kabuklu, ekşi ve kırmızı etli meyve vermektedir. Her iki çeşidin ağaçları da, temmuz ayından başlayarak bol ürün verir.

Vişne meyvesi, sofralıktan çok meyve suyu, şurubu, reçeli, marmeladı, kompostosu, likörü ile diğer bazı içkileri, pasta ve tatlıları yapılarak tüketilir. Ayrıca kurutularak da yenir.

Besin değeri :Vişnenin besin değerleri kirazınkine benzer. Ancak şeker oranı daha düşük olduğundan, vişnenin tadı ekşi ya da mayhoş olur. Aynı nedenle kalorisi de kirazınkinden düşüktür.

Ortalama 100 g taze vişnede, 58 kalori ile 14,3 g karbonhidrat vardır. Oysa, vişnenin A vitamini yüksek olup 1.000 lU’ya kadar varır. Vişnenin diğer besin değerleri kirazınkine çok yakındır. Bedenimize yararlı besin değerlerinin yanı sıra; Vişne meyvesinin taze ya da kurutulmuş sapları, aynen kiraz sapları gibi sağlığımıza yararlı etkiler yapar.

Vişne sapları idrar söktürücü özelliği ile kabızlıkta faydalıdır. Kabukları ise ateş düşürücü olarak kullanılabilir.

tr.wikipedia.org

Kiraz Özellikleri

Kirazın Faydaları:

Tatlı aroması ile pek çok içecek ve şekerlemede kullanılan kiraz, popüler bir meyve olmasına karşın sağlığa yararları uzmanlar tarafından çok dile (en azından bitkiler kadar) getirilmezdi. Ancak son yıllarda kirazın faydaları üzerine yapılan çalışma sayısı arttıkça ve bu çalışmaların sonucu sağlık kuruluşlarının web sitelerinde yer almaya başladıkça kiraz sadece çıkmasını heyecanla beklediğimiz bir meyve olmaktan, faydaları için tüketilmesi gereken meyveler arasına terfi etti. Kirazın faydaları arasında öne çıkan nokta, meyvenin antioksidan bakımından zengin olması ve bu sayede pek çok organı hücre hasarına karşı koruması. Buna ek olarak tam bir vitamin ve mineral deposu olan kiraz C, A, K vitaminleri ile fosfor, demir ve kalsiyum gibi önemli mineraller bakımından çok iyi bir kaynak.

Kirazın Besin Değerleri

100 gram tatlı kiraz;

Günlük C vitamini ihtiyacının %12’sini (7.0 mg)

K vitamini ihtiyacının %3’ünü (2.1 mcg)

B6 vitamini ihtiyacının %2’sini

Folat ihtiyacının %1’ini (4.0 mcg)

A vitamini ihtiyacının %1’ini (64IU)

Kalsiyum ihtiyacının %1’ini (13.0 mg)

Demir ihtiyacının %2’sini (0.4 mg)

Magnezyum ihtiyacının %3’ünü (11.0 mg)

Fosfor ihtiyacının %2’sini (21.0 mg)

Potasyum ihtiyacının %6’sını (222 mg)

Bakır ihtiyacının %3’ünü 0.1 mg)

Manganez ihtiyacının %4’ünü (0.1 mg) karşılar.

 

Narsist ve Egoist arasındaki farklar

Öne Çıkan Farklar;

  • Narsist, kişinin kendisinden başka bir bireye veya oluşuma ihtiyaç duymadığını zannetmesidir,
  • Egoist ise kendisini çok beğenip diğer insanları beğenmeyenlere denir,
  • Narsist kişi yaşamını normal devam ettirebilmek için bir doktora görünmesi gerebilir,
  • Egoist kişi ise hayattan alacağı tecrübeler ile kendini toparlayabilir,
  • Narstik bir psikolojik hastalıktır,
  • Narstik bir kişilik bozukluğudur,
  • Egoist kişi hayatını normal devam ettirebilir, ancak narsist kişi normal bir şekilde devam ettiremez,
  • Narsist kişinin hastalığı 18 yaşından sonra belirgin olur,

Detaylı Açıklamalar;

[EsnekReklamOrta]

Narsisist kişiliğin altında, paradoksal olarak, derin bir kendine güvensizlik yatar. Nitekim bu kişiler çok alıngan, eleştiriye oldukça tahammülsüz insanlardır. Şuuraltı bu kendine güvensizliği bir nevî bastırarak kendini aşırı beğenen insanı üretir. Narsisistler ayrıca empati kuramayan, başkalarının duygularını anlayamayan kişilerdir. Kendine güvensizlikle başkalarını anlayamama birleşince, narsisistik kişilik gelişir.

Narsisistler övgüyle beslendikleri için, çok çalışırlar. Dolayısıyla hayatta başarı kazanma, iyi bir yere gelme ihtimalleri yüksektir. Başarı, kendini beğenmişliklerini iyice besler, böylece narsisistin yakın çevresiyle ilişkisi iyice bozulur. Parlak bir statüsü olan, ama yalnız bir insan vardır tepelerde bir yerde. Çalışkan olmayan, başarı kazanamayan narsisistlerin de hayatları kötüdür, çünkü çok ihtiyaç duydukları övgüyü bir türlü elde edemezler

Narsisistler elitist davranışa eğilimlidirler. Statüsü yüksek arkadaşlar edinmek, iyi yerlere gitmek, iyi arabalara binmek isterler. İnsanları ezmekten çekinmezler, kendileri en üstün oldukları için, başkalarını ezmek doğal davranışlarıdır.

Narsisistler, genellikle narsisist olduklarını fark etmezler; söyleseniz de kabul etmezler; kabul etseler bile kolay kolay değiştiremezler.

-Gösteri sanatlarıyla ilgili olan kişilerin egolarının gelişmişlikleri ile narsisizmin ne gibi bir bağlantısı vardır?
Beğenilmek, övülmek, alkış almak, en parlak-en güzel-en yakışıklı-en başarılı olmak isterler, zaten böyle olduklarına da inanırlar. Bu yüzden seçtikleri mesleklerin göz önünde olması normaldir. Zaten narsisizm, zeka ve çalışkanlık ile birleştiğinde çok çarpıcı eserler çıkabilir.


Narsisizm veya özseverlik, kişinin kendisine tapması, kabaca tabirle kişinin kendisine aşık olması olarak tanımlanan bir terimdir. Farklı tanımları ve kullanımları mevcuttur.

Sigmund Freud Narsisizmi ‘Dış dünyadan soyutlanan libidonun (cinsel enerji) egoya (ben) yönlendirilmesi’ şeklinde açıklamıştır. Yani libidonun büyük bir depoda toplanır gibi egoda toplanması ve daha sonra nesnelere yönlendirilmesi; fakat kolaylıkla tekrar soyutlanarak egoya yönlenmesi durumudur.

Bebek dış dünya ile ilişki kuramadığı erken bebeklik döneminde gerçek bir narsisizm durumu içindedir. Libido dış dünyaya yönlendirilmemiştir. Bebeğin nesneleri ‘ben olmayan nesneler’ olarak algılaması aylar alır. ‘ben’ ve ‘ben olmayan’ arasında bir ayrım yapamaz. Dış dünyaya ilgi duymuyordur ve dış dünyada bile değildir. Bebek için tek gerçek kendisidir. Acıkması, susaması, üşümesi bebek için tek gerçekliktir. Bu durum ‘birincil narsisizm’ olarak tanımlanır.

Bebek büyüdükçe dış dünya ile ilişkileri artar ve dış dünya kurallarını öğrenir. Giderek libidosunu nesnelere yönlendirir; nesne sevgisi ve giderek nesnel düşünce ağırlık kazanır. İnsan her ne kadar libidosuna nesne bulabilse de mutlaka görece olarak bir ölçüde narsisist kalır. Bu durumu ‘ikincil narsisizm’ olarak tanımlanmıştır.

Narsisizm insan için yaşamını sürdürebilmesi açısından bir ölçüde gereklidir. Bazı durumlarda; kişinin narsisizmi toplum için, hatta kendi akıl sağlığı için makul oranlarda değilse; kişi akıl hastalıklarıyla karşılaşabilir. Önemlipsikiyatrik rahatsızlıklar olan nevroz, paranoya hatta psikozda narsisizm etkileri görülmektedir. Birincil narsisizmde bebek dış dünyanın ayrımına varmamışken; ikincil narsisizmde dış dünya gerçekliğini yitirmiştir.

Narsisizmin çok özel bir türü de; Roma sezarları, Mısır firavunları, diktatörler gibi çok güçlü kişilerde bulunan türüdür. Bu insanlar adeta nefes alıp yürüyen yeryüzü tanrıları gibidirler kendi gözlerinde. Yaşam ya da ölüm gibi önemli doğa olaylarına bile bir tek cümleyle karar verebilmekteydiler. En büyük korkuları güçlerini kaybetmeleri, ölüm, etraflarındaki herkesin kendilerine düşman olmasıydı. Güçlerinin ve şehvetlerinin bir sınırı yokmuş gibi davranmaya çalışırlar, sayısız insan öldürüp, sayısız şatolar kurarlardı. Varlıklarının kendilerinin de çözemediği sorununu insan değilmiş gibi çözmeye çalışsalar da aslında durumları düpedüz deliliktir. Dış dünya ‘ben’ olmadığı için, narsisist kişi dış dünyayı anlayamaz/algılayamaz ve bu durum kişide korku yaratır. Diktatör gitgide daha yıkıcı, daha yalnız ve korkak olur.

Narsisistik kişilik bozukluğu olan kişiler, başkalarının düşünce ya da isteklerine gereken ilgiyi gösteremeyen kişilerdir. Plan ve hedeflerine ulaşamadıklarında, gereken ilgiyi göremediklerinde aynı Narkissos gibi erirler, çökerler. Başkalarının hakkına saygı göstermeden ve gerçeklerle bağdaşmasa bile daima kendilerini haklı göstererek ve o hedefi, gerekli emeği vermeden bile haketmiş sayarak en önde, en gözde ve tek olmak isterler. Kendilerini başkalarının yerine koyamaz ve başkalarini anlayamazlar. Sanki her şey sadece kendileri için vardır ve ne olursa olsun her şeyin kendi amaçlarına hizmet etmesi gerekir. Başkalarının fikir ve hareketleri kendi amaçlarına hizmet ediyorsa vardır, aksi halde bu fikir ve hareketler tahammül edilemez düşüncelerdir. Gerçekle bağdaşmayan, başkalarinin zararına olup sadece kendi çıkarlarına uygun, kendi plan ve hedeflerine hitap eden maddi ve manevi kazanç sağlayabilecek plan ve hedeflerine ulaşamadıklarında öfkelerine hakim olamaz, saldırganlaşır, çöker, hatta ağır psikotik tablolara girerler.


Egoizm  – Nefsaniyet

Nefsaniyet, Sufi ve Neo-spiritüalist terminolojilerde kullanılmış bir terim olup, Neo-spiritüalist görüşte “ruhun maddeye bağlanmasıyla ruhta maddeye karşı oluşan bir çekimin tatmini hırsı” veya “maddenin bir araç olduğunun unutularak amaç edinilmesiyle, bencilce duyguları tatmin etmek hırsı” olarak tanımlanır. Nefsaniyet sesinin karşıtı vicdan sesi olarak kabul edilir.

Nefsaniyete göre amaç, ruhun gelişimi değil, maddenin, yani fiziksel bedenin ne pahasına olursa olsun, azami konfor ve rahatlığını,zevk almasını sağlamaktır. Nefsaniyetin kökü bencilliktir; tüm bencilce duygular nefsaniyetin malıdır. Nefsaniyetin en sık görünen belirme biçimleri bencillik, üstün olmakla övünmek, yüksek mevkileri insanlığa hizmet için değil de nefsi için istemek, başkalarına külah geçirme kurnazlığı, cimrilik ve ikiyüzlülüktür. “Dünya Okulu”ndaki en büyük savaş insanın nefsaniyetine karşı yapması gereken savaştır ki, bu savaştaki en büyük silahı nefis denetlemesi, en büyük yardımcısı vicdan’ıdır.

Bu savaşa tasavvufta “büyük savaş” anlamında “cihad-ı ekber” denir. Büyük sufilerden Mevlana Celaleddin-i Rumi konuya ilişkin olarak şöyle der:

“Suri olan put yılan ise, nefsin putu ejderhadır.(…) Kendindeki şu müthiş savaşa bak! Başkalarının savaşıyla ne meşgul olup durursun!”

Şişman ve Balık Etli arasındaki fark

Öne Çıkan Farklar;

  • En önemli fark, şişman kişide yağ oranı çok fazladır ve göze çarpar,
  • Balık etli insanda ise yağ oranı şişmandaki kadar yoktur,
  • Balık etli insanlar Şişman insanlar ile aynı yemeği yese bile spor yaptıkları için daha düzgün bir vücuda sahiptirler,
  • Şişman insanlarda sağlık sorunları daha fazladır,
  • Balık etli denmesinin sebebi vücutlarının daha derli toplu olmasıdır,
  • Şişman ve Balık etli kişi aynı kiloda olabilir
  • Balık etli kişinin kilosunun çok olması onun şişman olduğunu göstermez,
  • Balık etli kişide daha yoğun kas vardır,
  • Şişman kişinin eti daha cıvıktır,

Detaylı Açıklamalar;

Obezite, insan vücudunda yağ hücresi(leri)nde depolanan doğal enerji rezervlerinin ciddî risk oluşturacak düzeyde artması ve sonuçta ölüm oranlarının kaçınılmaz olarak yükselmesi ile karakterize bir hastalıktır.

Obezite Nedeni

Obezite hastalığı sık sık ve yüksek oranlarda kalorili beslenme düzeniyle yaşayan, fiziksel olarak etkinliğin ya da egzersiz yapmanın az olduğu kişilerde görülmektedir. Bunun dışında genetik olarak yatkın olma, hormonal bozukluklar, psikolojik sorunlar ve akabinde kullanılan antipsikotik ilaçlar da obeziteyi tetikleyen sebepler arasındadır. Halk arasında, obezite hastalığının metabolizma hızının düşüklüğüyle ilişkili olduğu yönünde bir kanı olsa da, bu aslında nadir görülen bir sebeptir.

Çoğunlukla obezite diğer bir deyişle morbid obezite hastalığından mustarip kişiler vücudunun gerekliliklerini karşılamak için kilosu normal olan kişilerden daha fazla enerji tüketmektedirler. Dolayısıyla obezite hastalığı olan kişilerin bazal metabolizma hızları yükselmiştir. Gelişen teknoloji bireylerin fiziksel olarak bedenlerini kullanma alanını daraltmıştır. Bu da obezite hastalığının artışında yüksek bir etkiye neden olur

Hollanda’da yapılan bir araştırmaya göre obezler ve sigara içenlerin sağlık sistemi açısından daha ekonomik olduğu iddia edilmektedir. Sigara içenler ve obezler daha az yaşadığı için kısa dönemde sağlık maliyetleri yüksek olsa da uzun dönemde sağlıklı insanlara göre daha az sağlık maliyeti olduğu sonucu çıkmaktadır. Sigara kullanımı ve obezitenin yol açtığı hastalıkların tedavilerinin ileri yaşlarda ortaya çıkan alzheimer gibi hastalıklara oranla çok düşük maliyetle olması sebep olarak gösterilmektedir. Araştırmaya göre Hollanda sağlık sistemi her obezite kişi başına erken ölüm nedenilye 50.000 USD (2007) tasarruf etmektedir.[3] Amerika obeziteyle savaşta yıllık 250.000.000 $ para harcamaktadır.

Jinekolog ve Doğum Uzmanı arasındaki farklar

Öne Çıkan Farklar;

  • İkisi de aynı meslektir,
  • Tam adı kadın hastalıkları ve doğum uzmanı olarak geçer,
  • Jinekoloji, kadın sağlığı ve hastalıklarını inceleyen bilim dalıdır,
  • Daha çok kadın hastalıkları ve doğum ana bilim dalı ile eğitim verilen tıp fakülterinde obstetrik, yani doğum ve ilgili patolojileri dışarda tutan ancak bir noktada onkolojiyi de içeren bilim dalıdır,
  • Uzman doktorlara jinekolog denir.

Genel olarak kadın hastalıkları ve doğum uzmanlarının ilgilendikleri hastalıklar:

[EsnekReklamOrta]

  • Gebeliğe hazırlık ve gebelik takibi
  • Normal doğum ve sezaryen
  • Rahim hastalıkları (myom v.b)
  • Yumurtalık hastalıkları (Over kisti v.b)
  • Rahim ağzı hastalıkları (Smear testi, yara yakma, dondurma v.b)
  • Kürtaj
  • Adet düzensizlikleri
  • Vajinit (akıntı v.b)
  • Gebelik ve diğer hastalıklarla ilgili ultrasonografi
  •  Doğum kontrol yöntemleri (Spiral takılması v.b)
  • Kısırlık tedavisi (Aşılama, tüp bebek v.b)
  • Dış gebelik
  • Organ sarkmaları, idrar kaçırma
  • Genital organların estetik ameliyatları

Kadın hastalıkları ve doğum uzmanları diğer doktorlar gibi devlet hastanelerinde, üniversite hastanelerinde, özel hastanelerde veya muayenehanelerinde hizmet verirler.

“Obstetrik ve jinekoloji” kadın hastalıkları ve doğum anlamına gelir. Obstetrik doğumla ilgili alanı tanımlar, jinekoloji ise gebelik ve doğum dışında kalan kadın hastalıklarını tanımlar.


Jinekolog Kimdir

Jinekologlar, tıp fakültesini bitirdikten sonra  “jinekoloji konusunda” uzmanlık (ihtisas) yapmış hekimlerdir. Ülkemizde tıp fakültesi sonrasında jinekoloji uzmanlığı 4 yıldır.

Kadın hastalıkları ve Doğum Uzmanı, Kadın Doğumcu, Jinekolog Doktor, Jinekolog Hekim, Doğum Hekimi, Nisaiye Uzmanı, Doğum Doktoru, Nisaiye Hekimi, Jinekoloji Uzmanı, Nisaiyeci, Nisaiye Doktoru gibi terimlerin hepsi aynı anlama gelmektedir.

Halk arasında jinekolog doktorlar yerine de yanlış telaffuzlar bulunmaktadır; jinekolok, jinakolog, jinakolok, jinekelog, jinekelok, jinokolog, jinakalok, jinakelog gibi.

İngilizcede Jinekolog kelimesi “Gynecologist” (Gynecologist) olarak geçmektedir. Batılı bazı ülkelerde Kadın hastalıkları ve Doğum branşı, Kadın Hastalıkları (Jinekoloji) ve Doğum (Obstetri) olarak iki ayrı branş halindedir.

Antibiyotik ve Ağrıkesici arasındaki farklar

Öne Çıkan Farklar;

  • Antibiyotik, içerdiği etken madde tarafından, zararlı mikroorganizmayı öldürmek veya çoğalmasını engellemek için geliştirilen ilaçtır,
  • Ağrı kesiciler ise ağrıları yok etmeye veya hafifletmeye yarayan ilaçlardır,
  • Ağrı kesiciler, hastalığa veya zarar veren bölgeye direk etki etmezler onun yerine periferik ve merkezi sinir sistemine etki ederek ağrıların hafiflemesine yardımcı olurlar,
  • Antibiyotikler bir sadece bir bakteriyel savaşan ve birden fazla bakteriyle savaşan ilaçlar olmak üzere ikiye ayrılabilir,
  • Bu ayrıma dar ve geniş spektrumlu antibiyotikler denir,
  • Geniş spektrumlu antibiyotiklerin bazı sakıncaları vardır, yararlı veya zararsız bakterileri de öldürme eğiliminde olabilirler,
  • Eğer hasta olduysanız veya hasta olduğunuzu düşünüyorsanız, mutlaka doktorunuza başvurarak doktorunuzun size yazdığı antibiyotik veya ağrı kesicileri eczacınıza danışarak kullanmanız gerekmektedir, aksi durumlarda sağlığınızı tehlikeye atmış olabilirsiniz,
  • Merkezi sinir sistemine etki eden ve ağrıyı dindirmekte kullanılan ilaçlar genel olarak analjezikler diye isimlendirilir.

[EsnekReklamOrta]

Öneriler;

  • Yeni bir ilaç kullanmaya başlamadan önce, doktorunuza danışın.
  • Aldığınız tüm ilaçların bir listesini hazırlayın ve bu listeyi doktorla düzenli olarak görüşün.
  • Geçirdiğiniz tüm hastalıkların bir listesini hazırlayın ve bu listeyi doktorunuzla düzenli olarak görüşün. Bu listeyi sık aralıklarla güncelleyin.
  • Bütün reçetelerinizi eczacıya götürün ve ilaçlarınız hakkında bilgi alın.
  • Yazılan tüm ilaçların verilme amacını ve etkilerini öğrenin.
  • İlaçların olası yan etkileri hakkında bilgi edinin.
  • İlaçların nasıl alınacağını, günün hangi saatinde alacağınızı ve diğer ilaçlarla aynı anda alınıp alınamayacaklarını öğrenin.
  • Aç karnına, tok karnına, yemek arası gibi ilaçların yemeklerle alınma durumunu öğrenin ve uygulayın.
  • İlaçların kullanımı hakkında doktorunuza veya eczacınıza danışın, bunların başka ilaç ve besinlerle etkileşimlerini öğrenin.
  • İlaç kullanırken önerilen talimatlara uyun.
  • İlaç kullanımıyla ilgili olabilecek herhangi bir semptom hakkında eczacı veya doktorunuzla görüşün.

Detaylı Açıklamalar;

Antibiyotiklerin iki çeşidi vardır; biyosidal, mikroorganizmaları öldüren antibiyotikler ve biyostatik, mikroorganizmaların büyümesini ve çoğalmasını (üremesini) önleyen antibiyotikler. Her ne kadar “sadece” mikroorganizmaların (çoğunlukla bakteriler, ve bazı fungi) ürettiklerine “antibiyotik” tanımı verilebilse de, bugün “antibiyotik” terimi patojenlere zarar veren her türlü kimyasal için kullanılmaya başlanmıştır. Bu yüzden, mikroorganizmalar, hayvanlar ve bitkiler tarafından doğal olarak üretilen bu tür kimyasallara “antibiyotik” demekteyiz. Aynı zamanda, doğal olarak üretilen birçok antibiyotik madde suni yollardan daha etkili olmaları için modifiye edilmektedir. Örnek vermek gerekirse, doğal olarak üretilen penisilinler bugün kimyasal olarak modifiye edilerek daha etkili olmaları sağlanıyor. Bir başka örnekte, kloramfenikol isimli antibiyotiktir. Eskiden tamamiyle doğal yollardan elde edilen bu antibiyotik bugün tamamiyle sentetiktir.

Bilinçsiz ve aşırı antibiyotik kullanımı bakterilerin kullanılan antibiyotiğe karşı direnç kazanmasına neden olabilir. Eğer mikroplar bir antibiyotiğe karşı direnç kazanırlarsa, artık o antibiyotiğin o mikroba karşı etkisi olmaz. Bu nedenle her bakteriye uygun olan antibiyotik kullanılmalıdır. Hastalığa neden olan etkenin bulunması ve bu etkene etkili olacak antibiyotiği bulmak için bir Kültür-Antibiyogram Testi denenlaboratuvar testi yapılır. Sadece etkin olduğu mikroplara karşı kullanılmalıdırlar. Grip, nezle gibi virüslerin neden olduğu hastalıklara karşı etkili değillerdir. Ateş düşürücü ya da ağrı kesici etkileri yoktur. Antibiyotikler mutlaka doktor tavsiyesiyle ve reçetesine uygun olarak kullanılmalıdırlar. Bilmeden kullanılan antibiyotikler hastalığı iyileştirmezler, vücuda zarar da verebilirler.