Kategori arşivi: Eğitim

Evrim ve Devrim arasındaki farklar

Evrim ve Devrim arasındaki başlıca farklar;

  • İkisininde temelinde bir durumdan başka bir duruma geçiş, değişim, dönüşüm vardır,
  • Devrimler genellikle hızlı şekilde olurlar,
  • Evrimler ise yıllar veya çağlar sonucunda gerçekleşir,
  • Devrimler genellikle köklü ve temelli değişim şeklinde olur,
  • Darbe ve Devrim aynı kavramlar değildir,
  • Evrim, canlı türlerinin nesiller boyunca değişime uğrayarak ilk halinden başka hallere dönüşmesidir,
  • Evrim, organik ve biyolojik olarak ikiye ayrılabilir,
  • Devrim, var olan yönetim, davranış veya bir toplumsal hareketin yok olup yerine başka durumların getirildiği köklü değişikliklerdir,
  • Günümüzdeki evrim kavramı, 1859 yılında Charles Darwin tarafından ortaya atılmış kuram üstüne kuruludur,

Detaylı Açıklamalar;

1800’lerde, bilim adamları türlerin değiştiğini veya dönüşüp dönüşmediğini sorgulamaya başladılar

Lamarckın düşüncesi, eğer bir hayvan yaşam periyodu boyunca bir karakterini geliştirirse, onu gelecek nesile aktarabilir.

Zürafa görüşü…

Kuvvetler yeryüzü şekillerini değiştirir

Değişim yavaş gerçekleşir,

Dünyanın yaşı binlerce yıldan çok çok daha fazla yaşlıdır

Coğrafik yapılar birleşebilir veya ayrılabilir

Darwin bu bilgiler ışığında, eğer yer küre zaman içerisinde değişmişse, peki canlı organizmalara ne olmuştu? sorusunu sordu.

Yaklaşık benzer tarihlerde, William Smith gibi jeologlarda Britanyanın Kaya ve fosil haritalamasını yapıyordu. Bu bilim adamları geçmişte günümüzde yaşayan türlerden farklı türlerin var olduğunu ortaya koydular

1831-1836, yılları arasında Genç bilim adamı olarak HMS Beagle gemisi ile dünya turunu yaptı.

Bu gezi sırasında yaşamın inanılmaz çeşitliliği ile büyülenmiş ve bunun kökeninin ne olabileceğini merak etmiştir.

Darwin, 1859 yılında basılan Origin of Species kitabında, Bir türden diğerinin nasıl oluşabilceğini sunmuştur.

Sınırlı besin ortamında, rekabetin anlamı sadece en uygunun hayatta kalabilmesidir.

Bu durum en iyi uyum sağlayan bireylerin doğal seçilimine neden olacak ve yeni bir türün evrimleşmesi ile sonuçlanacaktır

Darwinin Doğal Seçilim yoluyla Evrim fikri büyük bir tartışma ile karşılaşmıştı.

En ünlü tartışma 1860 yılında piskopos Wilberforce ile Darwin’in “bulldog”u olarak anılan Thomas Henry Huxley arasında gerçekleşmiştir.

Herne kadar Evrimciler tartışmalarda daha üstün olsalarda, o dönemde az bir kitle tarafından fikir kabul görmüştür.

Charles Darwin ile aynı zamanlarda evrim kuramı konusunda çalışmıştır.

Darwini harekete geçiren kişidir.

Darwin ile Wallace evrim teorisi ve doğal seçilim üzerine beraberce bir tez yazıp yayımlamışlardır.

Sonraları Darwin’le bazı noktalarda görüş ayrılığına düşen Wallace, zihinsel gücün gelişmesinde Darwin’den farklı olarak doğal seçmenin dışında biyolojik olmayan etkenlerin rol oynadığını savunmuştur.

Öznel ve Nesnel arasındaki farklar

Öznel ve Nesnel arasındaki başlıca farklar;

  • Öznel, Subjektif yani yorumu kişiden kişiye göre değişebilen anlatım biçimidir.
  • Nesnel ise Objektif yani yorumu kişiden kişiye göre değişmeyen anlatım biçimidir,
  • Nesnel anlatım, insanlar için aynı olan, kanıtlanabilir ve doğrulanabilirdir,
  • Yazılarda ikisi de birlikte kullanılabilir,
  • Öznel ve Nesnel kavramlarını daha iyi anlamak için Objektif ve Subjektif arasındaki ilişkiyi incelemekte fayda vardır,
  • En güzel renk, En güzel araba, En iyi film gibi sözcüklerle başlayan kelimeler öznel ifadeler olup kişinin kendi görüşünü temsil eder,
  • Nesnel anlatımlar deney ve gözlemlere dayanır,
  • Öznel anlatımlara eleştiri ve itiraz yapılabilinir,
  • Nesnel anlatımlara ise eleştiri ve itiraz yapılamaz,

Öznel anlatım örnekleri;

  • The Godfather gelmiş geçmiş en iyi filmdir,
  • Beşiktaş Türkiye’nin en iyi Dünya’nın önde gelen futbol takımıdır,
  • Bence Türk sineması zor yıllar geçiriyor,

Nesnel anlatım örnekler,

  • Türkiye’nin nüfusu en yoğun olduğu yer İstanbul’dur,
  • Çekirdek aileyi anne,baba ve çocuklar oluşturur,a
  • Ülkemiz 7 coğrafik bölgeye ayrılır,

Diğer Açıklamalar,

Öznel, bir yargının kişiye bağlı olarak değer biçilmesi (kazanılması) için söylenmektedir. Biçilen (atanan) değer açısından bakıldığında kişiden kişiye göre değişen, herkes için farklı olan değer.

Pozitif bilimler kişiden kişiye değişmeyen değerlerin varlığını savunmaktadır. Öznel değerlerin ise nesnel bilgilerin karşıtı olarak bireysel bilgi ile kazanıldığını söylemektedir. Günümüzün pozitif bilim teorileri hem nesnel hem de öznel bilgileri bilgi olarak kabul etmektedir.

Nesnel; öznel, kişiye özgü olmayan, tamamen kanıtlanabilir yargılardır. Hiçbir zaman nesnel yargılara kişi kendi düşüncesini katmaz. Eğer katarsa nesnel değil, öznel bir yargı besler.

Anlatım veya ifade; duygu, düşünce ve olguların yazılı veya sözlü olarak karşı tarafa bildirilmesi. Anlatım, sözcüklerin belirli dilbilgisi kurallarına uyarak, anlamlı şekilde bir araya getirilmesidir.

Başarılı bir anlatım, “hazırlık” ve “anlatma” safhalarından oluşur. Hazırlık safhası ise “buluş” ve “düzenleyiş”ten meydana gelir.

  • Doğru anlatım: Dilbilgisi kurallarına uygun olarak gerçekleşen anlatımdır.
  • İyi anlatım: Konunun en iyi anlaşılabileceği biçimde gerçekleşen anlatımdır. Anlatıcının konuya hazırlıklı olması gerekir.
  • Güzel anlatım: Zengin bir hayal gücünün ürünü olan, gerektiğinde edebî sanatlarla süslü anlatımdır.

Santigrat, Celsius ve Fahrenhayt arasındaki farklar

Öne Çıkan Farklar;

  • Üçü de sıcaklık ölçü birimidir,
  • Santigrat iki ölçümün 100’e bölünmesiyle elde edilir,
  • Fahrenhayt birimien göre suyun donma noktası 21, kaynama noktası 212 Fahrenhayt tır,
  • Fahrenhayt  suyun donma noktası 273,15 °K’dir,
  • Santigrat °C ile gösterilir,

Celsius ölçeğine göre, suyun üçlü noktası (aynı anda katı, sıvı ve gaz halinde bulunabildiği sıcaklık: triple point) 0,01 °C (veya 273,16 °K) olarak tanımlanır. (Bu tanımla, daha önce referans alınan suyun donma noktası 273,15 °K’dir, ancak üçlü noktanın ölçümü çok daha kesin bir şekilde yapılabilmektedir). Bir derece Celsius (1 °C) ise, mutlak sıfır ile suyun üçlü noktasının farkının 1/273,16’sı olarak tanımlanmıştır. İlk olarak Anders Celsius tarafından önerilen buzun erime noktası ile suyun kaynama noktası arasında 100 derecelik bir sıcaklık ölçeği düşüncesi, 1954 yılında daha kesin sonuç vermesi amacıyla bu şekle getirilmiştir. Bu değişiklik ve Uluslararası Ağırlıklar ve Ölçüler konferansının son kararları doğrultusunda (°C) birimindeki C sembolü santigrat olarak değil Celsius (selsiyus) şeklinde okunacak. Yani (°C) nin doğru okunuşu “derece Celsius (selsiyus)” şeklindedir.

[EsnekReklamOrta]

Alman fizikçi Daniel Gabriel Fahrenheit tarafından 1724 yılında oluşturulan bir sıcaklık ölçüm birimidir. Bu birime göre, suyun donma sıcaklığı 32,[1] kaynama sıcaklığı ise 212[1] derece olarak alınmış ve iki nokta arası 180 dereceye bölünmüştür. Fahrenheit biriminde ölçülen sıcaklığı Celsius, Kelvin ve Rankine birimlerine –ve geri– dönüştürmek için aşağıdaki formüller kullanılabilir.

1954’te Kelvin ölçeğinden 273,15 çıkararak tanımlanan Celsius ölçeği, 1887’de tanımlanan santigrat ölçeğine çok yakındır. Arada günlük kullanımda göz ardı edilebilecek bir fark olduğundan derece Celsius ile santigrat dönüşümlü olarak kullanılabilir. Santigrat aynı zamanda açı ölçmekte de kullanıldığı için birçok dilde kullanımını aynı zamanda da daha kesin bir ölçek olan derece Celsius’a bırakmışsa da Türkçede yaygın olarak kullanılmaktadır.

Sıcaklık, bir cismin sıcaklığının ya da soğukluğunun bir ölçüsüdür. Bir sistemin ortalama moleküler kinetik enerjisinin bir ölçüsüdür. Gazlar için kinetik enerji, mutlak sıcaklık dereceleriyle orantılıdır.

  • Duyularla algılanmakta ve genellikle sıcak veya soğuk terimleri ile ifade edilmektedir. Teknik olarak bu değerlendirme doğru değildir. İki cisim birbirisine temas ettirildiğinde sıcak olan soğumakta soğuk olan ısınmakta ve belirli bir süre temas halinde kaldıklarında her ikisi de aynı sıcaklığa gelmektedir. Buradan yola çıkarak; sıcaklık, bir maddenin ısıl durumunu belirten ve ısı geçişine neden olan etken olarak tanımlanabilir.
  • Termik denge halinde bulunmayan sistemle çevresini termik denge haline getirmeye zorlayan potansiyeldir. Termik denge sağlandıktan sonra bu potansiyel kalkmakta, sistemde çevresiyle aynı değeri almaktadır.
  • Noktasal bir özelliktir.
  • Enerjinin mikroskobik düzeydeki statik hâlidir.
  • Bir maddenin ortalama hıza sahip herhangi bir molekülünün kinetik enerjisiyle doğru orantılı olan büyüklüğüne denir.
  • Sıcaklık, genleşmeye bakılarak dolaylı yoldan ölçülebilir. Ölçümünde, termometre denilen cihaz kullanılmaktadır.
  • Bir cismin, etrafına, kendiliğinden enerji verme eğiliminin bir ölçüsüdür. Enerji veren madde daha yüksek sıcaklıktadır.
konferans

Konferans, Sempozyum, Seminer ve Çalıştay arasındaki farklar

Öne Çıkan Farklar;

  • Konferans, konusunda uzman bir kişinin konusu hakkında topluluk önünde yaptığı konuşmaya denir,
  • Seminer, birden fazla yetkilinin üzerinde araştırma yaptıkları konular hakkında bilgi vermek ve üzerinde tartışmak amacıyla yaptıkları toplantılara denir,
  • Sempozyum, daha çok bilimsel ağırlıklı, kendi alanlarında uzman kişilerin bilgilerini katılımcılara sundukları toplantıdır,
  • Çalıştay, daha çok ön hazırlık veya inceleme yapılmak için soru cevap şeklinde ilerleyen bilim insanları ve uzmanların katılımıyla gerçekleşen toplantı türüdür,
  • Sempozyumlar genellikle eğitim amaçlıdır,
  • Sempozyuma çağrılan konuşmacılar, hazırladıkları sunumları katılımcılara sunarlar,
  • Seminer, genellikle yüksek lisans ve doktora öğrencilerinin yaptıkları araştırmaların rapor halinde yetkili kişilere sunulması olabilir,
  • Çalıştaylar genellikle problem çözmeye odaklı toplantılardır,
  • Çalıştaylar karar alma ve plan yapma toplantılarıdır,

Detaylı açıklamalar;

[EsnekReklamOrta]

Çalıştay, bireylerin ortak bir konu üzerinde çalışmalarını, düşünmelerini ve öğrenmelerini sağlayan uygulamalı bilimsel öğretim tekniği. Çalıştay; daha çok yüksek düzeyli bilişsel süreçlerin kullanıldığıakademik bilgi aktarım uygulamalarında tercih edilen, uzmanlık alanlarına dönük bir uygulamadır. Çalıştay, bilim adamlarının ve uzmanların; bir konuda ön hazırlık yapmak üzere inceleme ve değerlendirme amaçlı toplantılarında kullanılan temel tekniktir. Ayrıca bu çalışma toplantılarına da çalıştay adı verilir.[2]

Çalıştaylar; önemli konularda özellikle ön çalışmalar yapmak için kullanılan en etkili yollardan biridir. Bu yöntemin temel iki artısı vardır. Bunlar

  • Çok yoğun ve etkili çalışmak,
  • Etkili analiz ve sentezler yapabilmek.

Çalıştayların üç temel özelliği vardır:

  • Katılımcılar konuya göre seçilirler ve amacın (hedefin) doğru tespiti çok önemlidir.
  • Yeniden Kurmacılık’la bağıntılı olarak; analiz, sentez önem kazanır ve problem çözme süreci takip edilir.
  • Planların uygulanmasının ardından; bir sonuç raporu hazırlanır.

Sempozyumda geçen veya sempozyumu betimleyen edebi eserler iki Sokratik Diyaloğu, Platon’un Sempozyum’unu ve Ksenefon’unSempozyum’unu, ayrıca Megaralı Theognis’in ağıtları gibi birkaç Yunan şiirini içerir. Yunan ve Etrüsk sanatında tasvir edilen sempozyumlar benzer mizansenler göstermektedir.

Roma toplumundaki karşılığı Latince convivium’dur


Konferans , ilim, sanat, hukuk, edebiyat gibi çeşitli konularda bilgi vermek amacıyla yapılan uzun konuşmalardır.

Bir hitap çeşidi olan konferans, bilgi verme esasına dayanmaktadır. Konferans, bir tezi veya görüşü, bir konuyu açıklamak için daha çok akademik yerlerde verilir. Konferans veren kimsenin derin ve geniş bilgi sahibi, orijinal ve sağlam bir görüş sahibi olması beklenir. Konferans heyecanlı konuşmalar yapmak ve dinleyicileri galeyana getirmek yerine, onların merak ve araştırma, öğrenme arzusuna seslenen bir hitaptır. Konferansı nutuktan ayırt edemeyen konuşmacılar, genellikle gülünç bir etki bırakabilirler.

cin-ve-japonya

Japonya ve Çin fark nedir

Japonya ve Çin arasındaki Öne Çıkan Farklar;

  • İki ülke de Asya kıtasında dır,
  • Çin’in başkenti Pekin dir. Japonya’nın ise Tokyo dur,
  • Japonya 660 yılında kurulmuştur, Çin Hak Cumhuriyeti ise 1949 yılında kurulmuştur,
  • Çin in nüfusu 2milyar tahmin edilmektedir, Japonya ise 150milyon tahmin edilmektedir,
  • Japonya’da GSMH 38bin dolar, Çin de  ise 7bin dolardır,
  • Japonya refah ve yaşam kalitesi bakımından Çin den daha ileride bir ülkedir,
  • Çin in büyüyen ekonomisi Japonya nın önüne geçmiştir,
  • Japonya laik ve demokratik şekilde yönetilirken, Çin komünizm ile yönetilmektedir,
  • Çin in telefon kodu +86, Japonya nın telefon kodu +81 dir

Detaylı Açıklamalar;

[EsnekReklamOrta]

ÇİN

Çin’in, ÇHC’den önce de yaklaşık 5000 yıl geriye uzanan bir ‘yazılı tarihi’ vardır. Bununla birlikte üzerinde ideografik çizimlerin bulunduğu yaklaşık 6000 yıl öncesine ait kalıntılara ulaşılmıştır.[5] Günümüz medeniyetinin temel taşlarını oluşturan kâğıt, barut,pusula ve matbaacılık gibi pek çok buluşun kökenleri Antik Çin medeniyetine dayanmaktadır. Çin Halk Cumhuriyeti, son yıllarda, yapmış olduğu atılımlarla ve politikalarla, dünyanın en önemli ekonomik güçlerinden biri haline gelmeye başlamıştır. Çin Halk Cumhuriyeti’nin bölgede ve dünyada nüfuzu, askeri alandan çok ekonomik alanda kendisini hissettirmektedir. 2020’lerde Çin Halk Cumhuriyeti’nin dünyanın en zengin ekonomisi olacağı öngörülmektedir. Dünyanın alan olarak en büyük dördüncü ülkesi olan Çin Halk Cumhuriyeti, yaklaşık 1.35 milyar nüfusuyla dünyanın en kalabalık ülkesidir. Dünya nüfusunun yaklaşık altıda biri Çin Halk Cumhuriyeti’nde yaşamaktadır.

Tarihçe, Binlerce yıl süren hanedanlar yönetimi, 1912’de milliyetçilerin yönetimi ele geçirmesi ile son bulmuştur.1949’da milliyetçileri yenmeyi başaran Komünist Çinliler (ÇKP) Mao liderliğinde ülke yönetimini ele geçirmiştir. Mao, sosyalist bir devlet kurmak için çalışmaya başladı. Stalin’in ölümüyle ülkede bir süre daha özgürlükçü bir atmosfer hakim oldu. Ama zamanla eleştirilere kapalı ve birleştirmeyi öngören düzenlemeleri büyük başarısızlığa uğrayan Mao politik açıdan zor durumda kaldı. Bu başarısızlığı 1960’larda partinin Maoistler ve pragmatistler olarak ikiye ayrılmasına neden oldu. Mao bir süre arka plana çekilse de halk arasında bir kült olmaya devam etti. Fakat ülkenin kurucusu devrimi tamamlamak istiyordu ve hala özellikle ordu tarafından destekleniyordu. Bu nedenle “kültürel devrim” adıyla yeni bir dizi çalışmayla politik hayata aktif olarak geri döndü. Zamanla çevresindeki hemen herkesle arası açılsa da, 1976 yılında ölene kadar kültürel devrimine devam etti.

Yönetim, 20 Eylül 1954 tarihli bir anayasa ile sosyalizm idaresi kurulmuştur; ancak tamıtamına sosyalist bir ülke olmamışlardır. Mao döneminin ardından yapılan düzenlemelerle yabancı sermaye ithal ettiklerinden gerçek anlamda sosyalist bir ülke değillerdir. İktidara ülkenin tek siyasi partisi olan Komünist Parti hâkimdir. Ülkede yasama ve yönetim 1227 üyeli senede bir defa toplanan Milli Halk Kongresi’nin elindedir. Seçmen yaşı 18’dir. Senede bir gün toplanan “Milli Halk Kongresi”nin yürütme meclisi olan Daimi Komisyon veya Devlet Meclisi, Kongre üyeleri tarafından kendi aralarından seçilen bir başkan, 13 temsilci, bir genel sekreter ve 65 milletvekilinden teşekkül eder.

Yürütme yetkisi başbakan, 12 temsilci, 32 bakan veya bakan seviyesindeki komisyon başkanları ve genel sekreterden teşekkül eden hükûmete aittir. Yürütmenin bir kolu olan devlet başkanı kongre tarafından dört yıl için seçilir. İdari bakımdan 28 eyalete ayrılmış olup bunların 5’ini muhtar eyalet, 21’ini eyalet ve 2’sini de birer şehir olan iller teşkil eder.

EkonomiUzun yıllar kapalı bir ekonomi yapısı gösteren Çin, 1980’lerin başlarında, kollektif tarım uygulamasını durdurdu ve özel teşebbüse yeniden izin verdi. Şu anda Çin dünyanın en büyük ihracatçılarından ve rekor düzeylerde dış yatırım çekmektedir. Dünya Ticaret Örgütü’ne katılma hakkı kazanmıştır. Bu şekilde Çin dış pazarlara daha kolay erişim hakkı kazanacak, ancak dış rekabete de açık hale gelecektir. Bu durumun özel sektör yatırımlarını arttırması ve devlet hala iktidarda tekelini ve bireyler üzerindeki sıkı denetimini sürdürmektedir.

2001 yılının Aralık ayında, Çin Halk Cumhuriyeti’nin Dünya Ticaret Örgütü’yle 15 yıldır sürdürdüğü üyelik müzakereleri tamamlanmış ve hükümet, başta ticaret rejimi olmak üzere ekonomide çeşitli yapısal değişikliklere gideceği ve uluslararası ticaret kurallarına uyumlu hareket edeceğinin sözünü vermiştir. Hemen ertesinde yıllardır sinyalleri verilen yüksek büyüme hızı gelmiş, ticaret hacimlerinde rekorlar kırılmış, uluslararası doğrudan yatırımların en cazip çekim merkezi ÇHC olmuştur. Satın alma paritesine göre hesaplandığında dünyanın en büyük ikinci ekonomisi olan ÇHC’nin normal şartlar altında 20 sene içerisinde bu sıralamada birinci sıraya yükselmesi öngörülmektedir.

Son 10 yıldır istikrarlı bir şekilde sürdürdüğü % 10’a ulaşan kalkınma hızıyla, ‘yüzyılımızın yeni küresel gücü’ olarak anılmaya başlanmıştır.

Dış Ticaret, Ülkenin başlıca ihracat yaptığı ülkeler: ABD (%21,1), Hong Kong (%17,4), Japonya (%13,6), Güney Kore (%4,6), Almanya (%4), Hollanda (%2,7), Singapur (%2,2), Türkiye (%2,1) şeklinde sıralanmaktadır. Aynı doğrultuda ülke belli bir miktar da ithalat yapmaktadır. Ülke, Japonya (%18), Tayvan (%11,9), Güney Kore (%10,4), ABD (%8.2), Almanya (%5,9),Hong Kong (%3,9), Rusya Federasyonu (%3,9), Malezya (%2,5) gibi ülkelerden mal satın almaktadır.

Ülke dışarıya rafine edilmiş petrol ürünleri, yağlama maddeleri, kimyasal ürünler, alkollü içecekler, alkolsüz içecekler, bitkisel yağlar, hayvansal yağlar, elektrikli makineler, ulaşım ekipmanları, büro malzemeleri, canlı hayvanlar, su ürünleri, pirinç, çay, konserve meyve-sebze, ham ipek, kömür, pamuk ipliği, hazır giyim eşyası, ayakkabı, spor eşyası, hafif sanayi mamulleri, demir-çelik ürünleri, oyuncaklar, elektronik eşya, telekomünikasyon ekipmanları gibi ürünler satmaktadır. Aynı doğrultuda, ülke dışarıdan muhtelif gıda ürünleri, elektrikli makineler,motorlu taşıtlar, ham petrol, yağlama maddeleri, bitkisel yağlar, hayvansal yağlar, doğal kauçuk, kereste, kâğıt hamuru, pamuk, demir cevheri, gübre, plastikürünler, çelik mamulleri, elektronik devreler ve kimyasallar satın almaktadır.


Japonya

Doğu Asya’da bir ada ülkesidir. Büyük Okyanus’ta bulunan Japonya Japon Denizi’nden Çin Halk Cumhuriyeti, Kuzey Kore, Güney Kore ve Rusya’nın doğusuna, kuzeyde Ohotsk Denizi’nden güneyde Doğu Çin Denizi’ne ve Tayvan’a kadar uzanır. Japonca adını oluşturan kanjikarakterler “güneş” ve “köken” anlamına gelir. Bu nedenle Japonya “Doğan Güneşin Ülkesi” diye de bilinir.

Japonya coğrafî yapısı bakımından 6.852 adadan oluşan bir takımadadır.[10] Bu adaların en büyükleri olan Honshu, Hokkaido, Kyushuve Shikoku adaları ülkenin %97’sini oluşturur. Adaların çoğu dağlıktır ve bazıları yanardağlardan oluşur. Japonyanın en yüksek dağı olan Fuji Dağı bir yanardağdır. Japonya 127 milyonluk nüfusuyla dünyanın nüfus açısından onuncu en kalabalık ülkesidir. Honshu’da bulunan Tokyo Metropolü, fiili başkent Tokyo ve bulunduğu alan çevresinde bulunan valilikler ve şehirlerle birlikte 30 milyonunun üzerindeki nüfusuyla dünyanın en büyük metropoliten alanınıdır.

Arkeolojik araştırmalar Paleolitik çağın son döneminden beri insanların Japon adalarında yaşadığını gösterir. Yazılı tarihte Japonya’nın adı ilk olarak 1. yüzyıldan kalma Çin metinlerinde geçer. Japonya’nın tarihi dış dünyadan etkilendikten sonra çok uzun yıllar boyunca tecrit edilmesiyle şekillenmiştir. Günümüzdeki Japon kültürü dış etkiler ile iç gelişmelerin bir karışımından oluşmaktadır. 1947 yılında anayasanın kabulünden beri Japonya parlamenter monarşi ile yönetilmektedir. Devletin başı Japon imparatoru, hükümetin başı ise başbakandır. Seçimle işbaşına gelen bir parlamentosu vardır.

Gayri Safi Yurtiçi Hasılaya göre Japonya Amerika Birleşik Devletleri’nden sonra dünyada ikinci sıradadır.[2][11] Birleşmiş Milletler, G8 veAPEC üyesidir. Savunma bütçesi dünya beşincisidir. Dünyanın en büyük dördüncü ihracatçısı ve en büyük dördüncü ithalatçısıdır.

EkonomiYaklaşık 4 trilyon Dolarlık milli geliriyle Japonya, dünyanın üçüncü büyük milli ekonomisidir. (Bir fikir vermesi açısından, japon ekonomisinin büyüklüğünün halen İngiltere, Almanya ve Fransa’nın toplamına eşit olduğunu söyleyebiliriz). II. Dünya Savaşında ağır bir yenilgiye uğramış olmasına rağmen, kısa bir süre içerisinde Japonya’nın hızla kalkınmasıyla dünyanın önde gelen ekonomik güçlerinden birisi haline dönüşmesi “japon mucizesi” olarak değerlendirilmiş ve uzun yıllar boyunca çoğu gelişmekte olan ülke için bir örnek olarak gösterilmiştir. 1980’li yılların sonuna gelindiğinde Japonya’nın ekonomik gelişmesi o denli göz kamaştırıcı hale gelmiştir ki, “japan As Number One” sloganı altında, Japonya’nın dünyanın en büyük ekonomik gücü olması planları yapılmaya başlanmıştır.

Hal böyle olmakla birlikte, 1990’lı yılların başından itibaren japon ekonomisi büyük bir durgunluk içerisine girmiş, büyüme oranları büyük ölçüde azalmış, işsizlik artmıştır. Japonya’nın içine düştüğü bu kronik durgunluktan kurtulamaması halinde mali sektörde ciddi bunalımlar yaşamasının kaçınılmaz olacağı büyük ölçüde kabul görmektedir. Ekonomik büyüklüğü ve dünya ticareti içerisindeki yeri göz önünde bulundurulduğunda, (1 Dolar 120 Yen olarak alındığında, 2002 yılında Japonya 433 milyar Dolar ihracat ve 350 milyar Dolar ithalat ile 783 milyar Dolarlık bir dış ticaret hacmi gerçekleştirmiştir) Japonya’nın içine düşeceği bir finansal krizin tüm dünyayı etkilemesi ise kaçınılmaz olacaktır.

Japonya’nın II. Dünya Savaşı sonrasında gösterdiği ekonomik başarının ardında yatan faktörler, daha sonra içine düştüğü ekonomik durgunluğun da belli’ başlı nedenini teşkil etmiştir. Japonya II. Dünya Savaşını takip eden dönemde, istikrarlı siyasi iktidar (Liberal Demokrat Partisi neredeyse 1990’ların ortalarına kadar sürekli olarak tek başına iktidar olmuştur), büyük şirket grupları (Keiretsu) ve güçlü bir bürokrasiden oluşan üçlü bir saç ayağı tarafından yönetilmiştir. Bu üç güç odağı arasındaki işbirliği Japonya’nın önemli ve cesur kararlar alarak güçlü bir endüstriyel yapıya kavuşmasına olanak sağlamıştır. Özellikle Keiretsular, kendi grupları içerisinde oluşturdukları dev bankalar aracılığıyla ihtiyaç duydukları finansmanı çok elverişli koşullarla elde edebilmiş ve hükümetin ve bürokrasinin de yönlendirmesi ve koruması altında hızlıbir şekilde gelişerek pek çok endüstriyel sektörlerde dünyada ön plana çıkmayı başarabilmiştir.

DinHiroşima yakınlarındaki Itsukuşima Tapınağı torii, Japonya’nın üç manzarası ve UNESCO Dünya Mirası’ndan biridir.

Örneğin düğün törenleri genelde Şinto dininin kurallarına göre de yapılır. Cenazelerde ise genelde Budist törenler uygulanır. Şinto ülkenin yerli dinidir. Ormanlarda, dağlarda, denizlerde, kısacası doğada “kami” denilen ruhların yaşadığına inanılırdı. Doğa ile uyum içinde yaşayan eski topluluklar bu ruhları sayarlardı. Bu inanç Şinto dininin temelini oluşturur. Sonraları bu ruhlara atalar ve kahramanlar da eklendi. Bazı evlerde bu ruhlara yiyeceklerin sunulduğu “tanrı rafı” bulunur. Budizm ise Şinto’dan farklı olarak 6. yüzyılda, Çin ve Koreyoluyla Hindistan’dan gelmiştir. İlk kez 16. yüzyılda Portekizli denizciler aracılığıyla gelen Hıristiyanlık ise nüfusun küçük bir kısmınca benimsenmiştir.

Kültür, Kimono da Japon kültürünün en önemli unsurudur. Kimono giyen Japonlar adeta sihirli çubukla büyülenmişcesine seremonik ve kibar davranışlar sergilerler. Kimononun da farklılıkları vardır. Evli bayanların kimonolarının kolları kısadır. Bekarların ise uzundur. 20 yaşına basan genç kızlar aile içinde seremoniyle kimono giyer ve 20 yaşını kutlar.

Japonlar seremonilerinde hep dingin bir ruha sahip olup doğayla bir yaşamaya çalışırlar. Kadō (Halk diliyle İkebana da denir) da dünyaca ünlü Japon çiçek süsleme sanatıdır.

Geleneksel Japon kültüründe kadın-erkek ayrımı yoğun olarak vardır. En basitinden Japonca’da ‘erkek dili’ ve ‘kadın dili’ vardır. Erkekler oldukça erkeksi bir dille konuşurken kadınların bu dile ait kelimeleri ünlemleri kullanması pek doğru bulunmaz. Ancak günümüzde Japon kültüründe egemen olan yabancılaşma her alana olduğu gibi dile de etki etmiştir.

Holigan ve Fanatik arasındaki farklar

Holigan ve Fanatik arasındaki Öne Çıkan Farklar;

  • Holigan lık, Fanatikliğin bir adım sonrasıdır,
  • Fanatiklik, herhangi bir konuda ve alanda mantık dışı takıntılı ve kontrolsüz şekilde bağlanılması dır,
  • Holigan lık ise bağlanılan konu ve alanda; kendine, diğer kişilere ve çevreye zarar verecek boyuta getirmesidir,
  • Fanatiklik tek birey halinde gerçekleşebilir, Holigan lık ise bir grup ve örgüt şeklinde davranış gösterir,
  • Fanatik ve Holigan davranışların bağımlılıkları üst düzeydir, ve bu bağımlılıkların arkasında giderken kural tanımazlar,
  • İkisininde eleştiriye tahammülleri yoktur,
  • İkisi de sabit fikirli ve kapalı görüştedirler,
  • Fanatiklik, sonuç ne olursa olsun devam gösterebilir,
  • Fanatiklik çıkar ilişkisi göstermez ancak Holiganlık çıkar ilişkisine bağlı olabilir,
  • En fazla Fanatiklik ve Holiganlık spor alanında görülmektedir,
  • İkisi de kontrol edilmez ise psikolojik sorunlar ortaya çıkarır,
  • Holiganlar, Fanatiklere göre daha saldırgan ve zararlı olabilirler,
  • Fanatizm sevgiye dönüşebilir, holiganizm ise aşırı fanatizmin oluşturduğu saldırganlık boyutudur.

Detaylı açıklamalar;

Holigan

Fanatiklik veya fanatizm, Yüksek sempati ve sevginin bir marka, kurum ya da topluma mal olmuş birey üzerinde yoğunlaşmasına denir. Bu duyguyu yaşayan insanlara fanatik adlı verilmektedir. Aşırı fanatik insanlar, çevresindeki doğru değerleri görmemekte, bunun yerine sadece kendi bildiği şekilde hareket etmektedir. Kimi kesimlerce hoş karşılanmayan fanatiklik, buna karşılık çoğu zaman da desteklenmektedir. Türkiye’de fanatiklik; daha yoğun olarak spor ve siyaset alanında gözlemlenmektedir. Ancak bu saldırganlığa dönüşen ve çevresindeki değerleri görmekten yoksun olmak durumuna ise holiganizm denir. Fanatizm bir sevgi eylemi, holiganizm ise aşırı fanatizmin yarattığı saldırganlık boyutudur.

[EsnekReklamOrta]

Sosyal Sorun Olarak Fanatizm ve Holiganizm – www.futbolakademi.net

Medyanın, kulüplerin, siyasi organizasyonların ve olayları büyük bir hayretle dışarıdan izleyen insanların düştüğü en büyük yanılgı sporda şiddet ve holiganizm konularının sadece futbol bağlamında düşünülüyor olmasıdır. Futbolu, şiddeti oluşturan bir unsur olarak değil de şiddetin ve bir takım birikimlerin dışa vurulduğu yer olarak ele almak en doğrusu. Bu soruna “titizlikle” yaklaşma hevesinde olan kuruluşların neden yıllardır sonuç alamadığı tam da bu nokta da yatıyor.

Holiganizm; faşizmden, milliyetçilikten ya da fanatizmden çok da farklı değil. Tek fark, holiganizmin, bu kavramların benzer özelliklerini futbolun içinde yaşatması ve eğer sonda söyleyeceğimi başta söyleyecek olursam; samimi bir şekilde holiganizm bitsin demek için aynı zamanda kadına yönelik şiddetin de, ırkçılığın da, trafik de edilen küfürün de bitmesi için çaba harcamalıyız. Holigan olarak tanımladığımız kişiler dünyadan izole bir şekilde sadece futbol sahalarında ortaya çıkmadığı gibi bu kişilerin de çeşitli görüşleri, istekleri, sosyal hayatı, ekonomik durumu gibi birçok farklı değişkenler içerisinde hayatlarını sürdürür.

Futbol dediğimiz kısım ise “Iceberg”in görünen kısmı.

Holiganlığın Yaygın Olduğu Ülkelerin Benzerlikleri

Holiganlık örnekleriyle en ön planda olan ülkeleri saydığımızda Türkiye, Yunanistan, Balkan ülkeleri ve Brezilya, Arjantin gibi Güney Amerika ülkelerinde hem fikir oluruz. Bu ülkeler farklı coğrafyalar, farklı etnik gruplar, farklı idari yapılar ve farklı kültürlere sahip olsalar da bütün bu ülkelerin çok önemli bir ortak yönü var. Bu ülkeler çok farklı özelliklere sahip olsalar da sosyal hayattaki eşitsizlikler bakımından birbirlerine yakın ülkeler.  Bu ülkelerdeki gelir dağılımlarında ciddi dengesizlikler var, ekonomide istikrar yok ve halkın büyük çoğunluğu bulunduğu konumdan ve refah seviyesinden yoksun. Bununla beraber zenginle fakir arasındaki uçurum giderek daha da artmakta. Bu durumda yaşayan insanlar ise sisteme olan öfkelerini çoktan içselleştirdiler. Futbol ise bu içselleştirilen duyguların en rahat ve kolayca dışa vurulabildiği alanların başında geliyor.

Taraftarlar formalarına bürünüp kimliksiz homojen bir yapıya bürünmüş gibi gözükse de bu kişiler maçlara gittiğinde beraberinde dertlerini, sinir-streslerini, ya da hayata karşı olan öfkelerini de beraberinde getiriyor. Ayrıca maçların naklen yayınlanması ve geniş kitlelerce takip edilmesi bu kişilerin maç ortamında gerek tutumlarıyla gerek tezahüratlarıyla gerekse de pankartlarıyla görünür kılınmasını sağlıyor. Bir diğer deyişle, kendisini ezilmiş, yok sayılmış ve haksızlığa uğramış insanlar maçlarda kendileri gibi hisseden geniş kitlelerle bir araya gelerek kendilerini güvende ve iyi hissediyorlar.

Sosyal Hayata Entegre Olamamak

Fanatiklerin ve Holiganların sosyal hayatları incelendiğinde bu kişilerin hayatlarında derin boşluklar bulunduğu gözleniyor. Ülkemizdeki ve çevremizdeki insanlara dikkat ettiğimizde birçok kişinin herhangi bir hobisi, uğraşısı ya da zamanını geçirdiği herhangi bir spor ya da sanat alanı bulunmuuyor. Bu aslında üzerinde ciddi anlamda durulması gereken bir sorun. Avrupa ve Amerika halkları incelendiğinde o bölgedeki insanların daha küçük yaşta çocuklarını çeşitli spor ya da sanat alanlarına yönlendirdiğini görüyoruz. Tabi ki bunun ülkemizde gerçekleşmesinin oldukça zor olması yukarıda belirttiğim gibi ülke olarak ekonomik istikrarsızlıklar ve bununla alakalı olarak sosyal hayattaki kapanması zor boşlukların oluşmasıyla ilgili.

Ülkemizdeki çocuklar incelendiğinde bu çocukların büyük çoğunluğu tatil gibi boş zamanlarında; etkinlik olarak en sık olarak aileleri tarafından Kur’an Kursu’na yazdırılıyorlar. Sadece sınırlı sayıdaki çocuklar müzik, spor, dans gibi alanlarda kendi yeteneklerini test etme fırsatı görüyor. Aslında küçük yaşta edinilemeyen bu alışkanlıklar ileride birçok hissiyatın farkına varılmamasının önünü açıyor.  Böylece çocuk yaşta öğrenilemeyen yarışmacı ruh, empati ve takım olma duygularının eksikliği ileriki yaşlarda da etkisi görülüyor. Çocukluğunu bu şekilde geçirmiş kişiler yetişkinlik çağında da yaşantılarının büyük bölümünü TV karşısında ya da AVM’lerde etken olmaktan uzak edilgen bir şekilde geçiriyor. Bu bağlamdan bakıldığında kişisel hayatta kazanılamamış başarıların tutulan kulübün başarısıyla kapatılmak istenmesi gayet normal karşılanabilir. Holiganlara gelene kadar koyu taraftarlar ve fanatikler dahi incelendiğinde bu kişiler her fırsatta tuttukları kulüplerin en güçlü ve en başarılı olduklarını iddia ederler ve kulüplerinin başarılarını sanki kendi kişisel başarılarıymış gibi son derece sahiplenip korurlar.  Zaten yoğun ve mutlu bir sosyal hayat yaşayan ve yine mutlu olduğu işi icra eden bir kişi istese de tuttuğu takıma bu kadar zaman harcayamayacak; deplasmanların birçoğuna gidemeyecek ve takımını “hobi” olarak bir sporsever sağduyusuyla takip edecek.

Sosyal hayatta yaşanan tek düzeliğe karşı cinsle olan etkileşimi de dahil edebiliriz. 20’li yaşlarına gelmiş bir kişinin tuttuğu ilk şeyin karşı cinsten bir kişinin eli yerine tuttuğu takımın bayrağı olması ve içindeki bütün heyecanı ve aşkı yine takımına aktarması kendisine göre dünyanın en muhteşem davranışı olarak haz veriyor. Gerek tezahüratlar gerekse yapılan davranışlar incelendiğinde de fanatik taraftarların ve holiganların sergiledikleri davranışlar sanki bir kişiye yönelik yapılmış gibi kişiselleştirilmiştir.

Kültürümüze Kodlanmış Şiddet

Pek farkında olmasak da içinde bulunduğumuz kültürümüz de son derece şiddet unsurları içeriyor. Hatta atasözlerimize bile “dayak cennetten çıkmadır, testi kırılmadan tokadı atacaksın, kızını dövmeyen dizini döver, öğretmenin vurduğu yerde gül biter” gibi birçok kalıplaşmış söz dilimize işleyip normal karşılanıyor. Bunun yanında insanlar çocukluğundan itibaren “fiziksel” olarak güçlü olmaya, karşındakini gücüyle alt etmeye ve akranları arasında herkesi dövmenin en saygı gören davranış olduğuna özendirilir. Evde güreş, denizde deve güreşi, masada bilek güreşi, bahçede simit oynayarak şiddeti günlük hayatımızın neredeyse ritüeli haline getiririz. Bu zihniyet içinde yetiştirilen kişiler yeterli eğitim ve donanımdan da eksik kalınca bu içselleştirilen davranışlarını yetişkinlik zamanlarında da farklı şekilde dışa vurmaya devam ediyor. Ülkemize has olan sonuç odaklı ve sabırsız olma zihniyeti de sanırım en çok bu kısımla bağdaşıyor. Çünkü galip gelen taraf “koyduk, geçirdik, ırzına geçtik” gibi söylemlerle her fırsatta rakibi üzerindeki gücünü en tahrikkar ve gövde gösterisi yaparcasını beyan ediyor.

Stadyumlar Stres Atma Yeri

Birçok taraftarın maça gitme sebebinin deşarj olmak, stres atmak ve rahatça küfür edip sinirlerini boşaltmak olduğu biliniyor. Bu anlayışın kabul görüp uygulamada da kesintiye uğramaması maçlara gitmek isteyen büyük bir kitlenin stadyumları güvensiz bulmasına ve aileyle yapılacak “güvenli” bir etkinlik olarak görülmemesine neden oluyor. Sinemaların, tiyatroların, konserlerin ya da diğer spor müsabakalarının stres atma yeri olmayıp futbolun bu rolü üstlenmesi bir yana, birçok kişinin maçlara stres atmak için gitmesi ortada “bir şekilde” var olmuş stresin, gerginliğin ve sinirin göstergesi.

Demek ki tribünde her tür insan var dediğimiz taraftarların birçoğunun sosyal hayatında atması gereken stresi ve biriktirdiği bir takım sinirleri var. Bir Alman ya da İngiliz taraftarının maça stres atmak için gittiği düşüncesi mantıklı gelmiyor çünkü oradaki insanların büyük bir çoğunluğu sosyal hayatta belli bir standarda sahip olmuş kişiler. Kendi hayatlarında muhtemelen bizdeki gibi gerilecek, stres olacak olaylar yaşamıyorlar, insan haklarına uyuyor ve mutlu bir hayat yaşıyorlar hepsinden önemlisi oralarda insanlar sebepsiz yere ölmüyorlar.

 

Füzyon ve Fisyon arasındaki farklar

Füzyon ve Fisyon arasındaki Öne Çıkan Farklar;

  • Füzyon, iki hafif elementin reaksiyon sonucu birleşmesi ve dağa ağır bir elemente dönüşmesidir,
  • Fisyon ise Füzyon işleminin tam tersidir, ağır bir elementin reaksiyon sonucu iki hafif elemente dönüşmesi işlemidir,
  • Fisyon bir nötronun,
  • Füzyon tepkimesinde ortaya çıkan sıcaklık çok daha büyüktür,
  • Güneşteki tepkimeler Füzyon olarak adlandırılır,
  • Füzyon bir bölünme, Fisyon ise bir birleşmedir,
  • Füzyon işleminde açığa çıkan enerji Fisyon’da açığa çıkan enerjiden daha büyüktür,
  • Füzyon için verilebilecek en iyi örnek Hidrojen bombasıdır,
  • Atom bombası iyi bir Fisyon tepkimesi örneğidir,
  • Nükleer santrallerde üretilen elektrik, Fisyon’daki zir tepkimesinin yavaşlatılması ile elde edilir,

Detaylı Açıklamalar;

[EsnekReklamOrta]

Fisyon, kütle numarası çok büyük bir atom çekirdeğinin parçalanarak kütle numarası küçük iki çekirdeğe dönüşmesi olayıdır. Fisyon reaksiyonlarında radyoaktif elementler kullanılır ve tepkimeler için bir ilk enerjiye (aktiflenme enerjisi) ihtiyaç vardır. Reaksiyon sonucunda kararsız çekirdekler ve nötron oluşur. Oluşan nötronların her biri yeni bir uranyum atomu ile tepkimeye girer. Bu esnada açığa çıkan nötronlar ortamdan uzaklaştırılmazsa tepkime zincirleme olarak devam eder.

Fisyon reaksiyonları kontrollü olarak gerçekleştirilmelidir. Eğer reaksiyonlar kontrol altına alınmazsa açığa çıkan enerji büyük bir patlama oluşturur. Buna nükleer bomba ya da atom bombası denir. Bu olayda büyük miktarda enerji açığa çıkar. Bölünme tepkimeleri atom bombalarınınyapımında ve nükleer santrallerde enerji üretiminde kullanılır.

Örneğin, Uranyum-235 nötron bombardımanına tutulur. Bombardımanda uranyum mevcut nötronlarından birini bile kaybetse kararsız bir hâl alır ve bu tepkime zincirleme reaksiyona girerek madde kendini parçalar. Ardından baryum 142 ve kripton 91’e dönüşür. Bununla birlikte üç nötron salar ve yüksek miktarda gama ışıması yapar. Bu yaklaşık 25.000 ton kömürün enerjisine eşittir. Fisyon tepkimelerinde açığa çıkan enerji nükleer reaktörlerde kontrollü olarak kullanılarak enerji elde edilebilir. Ayrıca açığa çıkan alfa ve gama ışınları bilimsel deneylerde kullanılır.

Füzyon; iki hafif elementin nükleer reaksiyonlar sonucu birleşerek daha ağır bir element oluşturmasıdır. Çekirdek tepkimesi olarak da bilinen bu tepkimenin sonucunda çok büyük miktarda enerji açığa çıkar.

Bu işlemle oluşturulabilecek en ağır element demirdir. Reaksiyona giren çekirdekler -atom numarası 1 olan hidrojen veya izotopları deuteriumve tritium gibi- düşük atom numarasına ait elementlerde ortaya çok büyük miktarda enerji çıkar. Nükleer füzyonun bu devasa enerji potansiyelinden ilk olarak, 2. Dünya Savaşı’nı takip eden yıllarda, hidrojen bombası olarak da bilinen termonükleer silahların üretiminde istifade edilmiştir.

Füzyon tepkimeleri Güneş’te her an doğal olarak gerçekleşmektedir. Güneş’ten gelen ısı ve ışık, hidrojen çekirdeklerinin birleşerek helyumadönüşmesi ve bu dönüşüm sırasında kütle kaybı karşılığı enerjinin ortaya çıkması sayesinde meydana gelmektedir. Kütle kaybının karşılığı enerjinin büyüklüğü Einstein’in ünlü E = mc² formülüyle rahatlıkla hesaplanabilir.

 

 

Isı ve Sıcaklık arasındaki farklar

Isı ve Sıcaklık arasındaki Öne Çıkan Farklar;

  • Isı bir enerji türüdür, Sıcaklık ise bir ölçümdür,
  • Isı kalorimetre ile ölçülür, Sıcaklık ise termometre ile ölçülür,
  • Isının birimi kalori (cal) veya Joule dür, Sıcaklık birimi ise derecedir,
  • Isı, madde miktarına bağlıdır, sıcaklık ise madde miktarında bağlı değildir,
  • Isı ve Sıcaklık ölçülebilir büyüklüklerdir,
  • Isı bir enerji çeşididir, Sıcaklık enerji çeşidi değildir,
  • Isı, iş gibi bir enerji transfer biçimidir,
  • Sıcaklık, bir cismin sıcaklığının ya da soğukluğunun bir ölçüsüdür,
  • Gazlar için kinetik enerji, mutlak sıcaklık dereceleriyle orantılıdır,
  • Sıcaklık, noktasal bir özelliktir.
  • Sıcaklık, enerjinin mikroskobik düzeydeki statik biçimidir,
  • Sıcaklık birimleri, Celsius (°C), Fahrenheit (°F), Kelvin (°K), Planck (TP), Rømer (°Rø), Réaumur (°R), Newton (°N), Delisle (°De) dir,
  • Günümüzde sıcaklık birimi olarak genellikle derece Celcius (°C) kullanılır,
  • Sıcaklık, bir cismin sıcaklığının ya da soğukluğunun ve sistemin ortalama moleküler kinetik enerjisinin bir ölçüsüdür.
  • Sıcaklık, bir maddenin aldığı ya da verdiği ısı enerjisinin göstergesidir. Bu nedenle sıcaklığın var olmasının nedeni ısı enerjisidir.
  • Bir maddeye ısı enerjisi verildiğinde verilen ısı enerjisini alan tanecikler bu ısı enerjisini kinetik enerjiye çevirir.Bu nedenle taneciklerin kinetik enerjisi artacağı için maddenin sıcaklığı artar,
  • Bir madde dışarıya ısı enerjisi verdiğinde taneciklerin kinetik enerjisi azalacağı için maddenin sıcaklığı azalır.
  • Isıenerjisi, kütlesi olmayan (ve foton denilen) enerji paketçikleridir (kuantalarıdır).
  • Isıenerjisi atom, molekül ve maddenin hareket enerjisinden oluşur.
  • Isıenerjisinin kütlesi olmadığı için boşlukta da yayılır,
  • Isı, hem moleküllerin kinetik enerjilerinin hem de moleküller arasındaki bağlanma enerjilerinin toplamına eşittir.

Detaylı Açıklamalar;

[EsnekReklamOrta]

Sıcaklık, bir cismin sıcaklığının ya da soğukluğunun bir ölçüsüdür. Bir sistemin ortalama moleküler kinetik enerjisinin bir ölçüsüdür. Gazlar için kinetik enerji, mutlak sıcaklık dereceleriyle orantılıdır.

  • Duyularla algılanmakta ve genellikle sıcak veya soğuk terimleri ile ifade edilmektedir. Teknik olarak bu değerlendirme doğru değildir. İki cisim birbirisine temas ettirildiğinde sıcak olan soğumakta soğuk olan ısınmakta ve belirli bir süre temas halinde kaldıklarında her ikisi de aynı sıcaklığa gelmektedir. Buradan yola çıkarak; sıcaklık, bir maddenin ısıl durumunu belirten ve ısı geçişine neden olan etken olarak tanımlanabilir.
  • Termik denge halinde bulunmayan sistemle çevresini termik denge haline getirmeye zorlayan potansiyeldir. Termik denge sağlandıktan sonra bu potansiyel kalkmakta, sistemde çevresiyle aynı değeri almaktadır.
  • Noktasal bir özelliktir.
  • Enerjinin mikroskobik düzeydeki statik hâlidir.
  • Bir maddenin ortalama hıza sahip herhangi bir molekülünün kinetik enerjisiyle doğru orantılı olan büyüklüğüne denir.
  • Sıcaklık, genleşmeye bakılarak dolaylı yoldan ölçülebilir. Ölçümünde, termometre denilen cihaz kullanılmaktadır.
  • Bir cismin, etrafına, kendiliğinden enerji verme eğiliminin bir ölçüsüdür. Enerji veren madde daha yüksek sıcaklıktadır.

Isı, belirli sıcaklıktaki bir sistemin sınırlarından, daha düşük sıcaklıktaki bir sisteme, sıcaklık farkı nedeniyle geçen enerjidir. Isı da iş gibi bir enerji transfer biçimidir. Isı sistem sınırlarında ve geçiş hâlinde iken belirlenebilir. Isı sistemin bir durum fonksiyonu değildir.

Kinetik kurama göre, moleküllerin ve fotonların hareketleri ve etkileşimleri sonucu ortaya çıkar.

Bir enerji olduğu için skalerdir ve birimi joule’dür (J). Kalorimetre ile doğrudan ölçülebilir ya da termodinamik yasalarıyla matematiksel olarak hesaplanabilir.

Termodinamiğin ve istatistiksel mekaniğin temel kavramıdır. Kimya, mühendislik ve diğer disiplinler için de önemlidir.

Teorik ve Pratik arasındaki farklar

Teorik ve Pratik arasındaki Öne Çıkan Farklar;

  • Teorik ve Pratik en temel bilgi kavramlarıdır,
  • Teorik, kitaplardan ve diğer eğitim kaynaklarından öğrenilen bilgidir,
  • Pratik ise öğrenilen bilginin fiziksel olarak uygulama yapılmasıdır,
  • Teorik ve Pratik birbiriyle kıyaslanabilecek kavramlar değil aksine birbirini tamamlayan kavramlardır,
  • Teorik ve Pratik ayrılmaz bir bütün gibidir,
  • Pratiğe geçmeyen Teorik bilgi işe yaramayabilir,
  • Uygulamaya elvermeyen teori anlamsız, teoriye dayanmayan uygulama ise kısırdır, Leonardo Da Vinci
  • Pratik, Teorik bilginin uygulanışıdır,

Detaylı Açıklamalar;

[EsnekReklamOrta]

Teorik, Tecrübe edilene, gözlemle ilgili olana karşıt olarak, düşünce, teori, hipotez veya bilimsel yasa ile ilgili olan; 2- Eylem veya uygulamayı göz önüne almadan, salt bilgi ve spekülasyon ile ilgili bulunan; 3- Gerçek, somut, elle tutulabilir olanın tersine, yalnızca fikir alanını ilgilendiren, soyut bir tarzda ele alınan; 4- Pratik veya yapılması gerekeni değil de, fenomenleri, doğal olguları konu alan genellemelerle ilişkili olan için kullanılan niteleme.

Pratik, Teoriye dayanmayan, davranış ve uygulama ile ilgili olan, kılgılı, uygulamalı, tatbikî, amelî.

Bir şeyi yapma yöntemi veya biçimi, teamül. 2. Bir sanat ve bilim dalının ilkelerinin, kurallarının uygulanışı, kılgı, uygulama, tatbik, ameliye.


Bilimde kuram veya teori; bir olgunun, sürekli olarak doğrulanmış gözlem ve deneyler baz alınarak yapılan bir açıklamasıdır.

Kuram herhangi bir olayı, vakayı, görüngüyü açıklamak için kullanılan düşünce sistemidir. Genel anlamda, kuram, bir düşüncenin genel, soyut ve rasyonel olmasıdır. Ayrıca bir kuram, açıklanabilir genel bağımsız ilkelere dayanmaktadır. Bu ilkelere bağlı kalarak doğada sonuçların nasıl örneklendirileceğini açıklamaya çalışır. Kelimenin kökü Antik Yunan’dan gelmektedir. Fakat günümüze birçok farklı anlamlarda kullanılmaktadır. Kuram, hipotezle aynı anlama sahip değildir. İkisinin de anlamı başkadır. Kuram bir gözlem için açıklanabilir bir çerçeve sağlar ve kuramı sağlayacak olan varsayımların test edilebilir hipotezleri tarafından desteklenir.

Modern anlamlarından biri de spekülatif ve genelleme doğasına vurgu yapmaktadır. Örneğin sanat ve felsefede kuramsal sözcüğü kolaylıkla ölçülebilir olmayan fikirleri ve deneysel olayları tanımlamak için kullanılabilir. Felsefedeki anlam uzantısı olan “kuram” hala teolojik bağlamında kullanılan bir kelimedir. Zaten Aristoteles’in tanımı olarak, saf kuram anlamına tamamen karşı olan “pratik”, kuram tanımının çok sık çeliştiği bir kelimedir. Tıp’ın pratik tarafı insanları sağlıklı yapmaya çalışıyor iken tıbbi kuram, sağlık ve hastalık doğasını ve nedenleri anlamaya çalışıyor. Bu örnek tıpta kuram ve pratiğin bir ayrımıdır. Bu iki olay birbiriyle ilişkilidir fakat hasta tedavi etmeden araştırma yapmak ya da bu tedavinin nasıl olduğunu bilmeden bir hastayı tedavi etmek mümkündür.

Modern bilimde, kuram, bilimsel kuram anlamı taşır ve bilimsel yöntem ile tutarlı bir şekilde yapılan ve modern bilimin gerektirdiği kıstaslarına uygun açıklamalardır. Kuram alanında bir bilim adamını anlamak için kuramının doğruluğunu olduğu gibi yanlışlığını da deneysel olarak ispatlamak gerekir. Bilimsel kuramlarda bir şeyin hala kanıtlanmamış olduğunu ya da düşüntülü olduğunu hipotez kelimesi ile belirtilir, kuram yaygın kullanımlarının aksine, bilimsel bilginin en güvenilir, titiz ve kapsamlı bir biçimidir. Bilimsel kuramlar kendi başsına deneysel olarak test edilebilir. Hipotezlerden ve doğanın kesin koşulları altında nasıl davranış göstereceğini açıklayan bilimsel yasalardan ayrılırlar.

Bir kuram düzgüsel(veya kuralcı) ne üzerine ise varsayılabilir. Bu hedefleri, normları ve standartları belirler. Bir kuram bilgi tabanı oluşturabilir ve bu taban açıklayıcı modelleriyle uyuşmayabilir. Kuramsal yaklaşmak bu bilgi tabanını geliştirmektir.

Buhar ve Gaz arasındaki fark

Öne Çıkan Farklar;

  • Buhar bir gazdır, gaz ise maddenin bir halidir,
  • Buhar, ısı etkisiyle maddenin sıvı ve katı halinin dönüştükleri gaz durumu,
  • Buhar, fizik, kimya ve mühendislikte, buharlaşmış suyu ifade eder,
  • Gaz tamamen buharlaşmış ve buharlaşmayı bitirip yeni haline gelmiş maddedir,
  • Buhar bir maddenin sıcaklık veya başka etkenlerden gaz hale geçmesine hazırlanırken verdiği tepkime sonucu oluşur.
  • Sıvısı ile hala dengede olan gaza buhar denir,

Detaylı Açıklamalar;

[EsnekReklamOrta]

Gaz maddenin 4 halinden biridir. Bu haldeyken maddenin yoğunluğu çok az, akışkanlığı son derece fazladır. Gaz halindeki maddelerin belirli bir şekli ve hacmi yoktur. Katı bir madde ısıtıldığı zaman, katı halden sıvı, sıvı halden de gaz haline geçer. Bu duruma faz (safha) değişikliği denir. Sıvıyı meydana getiren tanecikler (atom veya moleküller) birbirlerini çeker. Sıvı ısıtıldığı zaman, tanecikler arasındaki çekim kuvveti yenilir ve tanecikler sıvı fazdan (ortamdan) ayrılarak gaz haline dönüşürler. Gazı meydana getiren tanecikler her yönde hareket edebilir ve bulundukları kabın hacmini alırlar.

Gazlar birbiriyle her oranda karışabilir.Gazların birbiri ile oluşturdukları karışımlar homojendir. Hacimleri, dolayısıyla yoğunlukları basınç ve sıcaklığa tabidir. Genellikle gazın basınç veya sıcaklığının az miktarda değişmesi, gazın hacminde çok büyük değişiklikler meydana getirir. Bütün gazların genişleme ve sıkışma katsayıları aynıdır. Fakat sıvı ve katıların böyle bir özelliği yoktur. Bu yüzdendir ki, gazlar, katı ve sıvılardan daha kolay incelenir. Hareket halindeki gaz moleküllerinin (taneciklerinin), bulunduğu kabın cidarına (duvarına) çarpması sonucu meydana gelen etkiye, gazın basıncı denir. Bir silindir içindeki gaz, piston ile sıkıştırılırsa pistonun geri itildiği, ilk haline döndürülmek istendiği görülür ki, bu yukarıdaki olayın sonucudur. Pistonu ittirmek için yapılan iş, gazın basıncına karşı yapılan iştir. İzole halde yani çevreden yalıtılmış bir gaz, sıkıştırılınca ısınır. Sıkıştırılmış gaz genişletilirse soğur, yani yine bir iş yapar ve gaz moleküllerinin ortalama hızları düşer. Böylece basınç da azalmış olur.

Buhar, fizik, kimya ve mühendislikte, buharlaşmış suyu ifade eder. 100 santigrat derece civarındaki sıcaklıkta ve standart atmosferikbasınçtaki buhar, saftır, saydam gaz haldedir ve sıvı haldeki sudan 1600 kat daha hacimlidir. Buhar doğal olarak suyun kaynama noktasından daha sıcaktır. Daha yüksek sıcaklıklardaki buhara genelde kızdırılmış buhar denir.

Sıvı haldeki su, çok sıcak sıvı bir madde ile temas ettiğinde (örneğin lav veya erimiş metal), çok çabuk olarak buhar haline gelebilir. Bunabuhar patlaması adı verilir. Bu patlama, özellikle kapalı alanlarda ani basınç değişikliği nedeniyle, son derece büyük hasarlara sebep olabilir.

Bir buhar makinesi, mekanik iş üretmek için türbin veya pistonun hareketini buharın genişlemesi ile sağlar. Diğer endüstriyeluygulamalarda, buhar genellikle borular boyunca dolaşarak depoladığı enerjiyi ısı transferi ile aktarır. Buhardaki bu depolanmış ısının nedeni suyun yüksek buharlaşma ısısıdır. Mühendisler buhar makinelerini modellemek için ideal termodinamik çevrim olan Rankine çevrimini kullanır.

Buhar, endüstri dışında sauna ve hamam gibi yerlerde de sıcaklık ve insanlar üzerindeki terapi etkileri sağlamak için kullanılır.

ABD’de elektrik enerjisi üretiminin % 90’ından fazlası akışkan olarak buhar kullanan buhar türbinleri ile sağlanmaktadır. Buhar türbininde enerji verimini maksimize etmek için düşük basınçta, buharın yoğuşarak su haline gelmesi sık sık meydana gelir. Fakat bu durumun (yaş-buhar), korozyona sebep olmaması için süreç çok dikkatli bir şekilde kontrol edilmelidir.